Makaleler

Published on Şubat 15th, 2026

0

Kadının toplumdaki yeri ve eşitlik statüsü | Cumali Yağmur


Kadınların özgür olmadığı bir toplum özgür değildir. Ataerkil zihniyet, yargıdaki eşitsizlik ve göçmen kadınların yaşadığı çifte ayrımcılık, eşitlik mücadelesinin neden tavizsiz sürdürülmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Bugünkü yazımda kadınların toplumdaki yerini ve karşılaştıkları zorlukları ele alacağım. Kadın sorununa duyarlı bir perspektifle yaklaşmaya ve bir erkek olarak bu konudaki düşüncelerimi dile getirmeye çalışacağım. Eğer bu meseleyi tüm gerçekliğiyle yansıtmakta ya da kadınların yaşadıklarını tam anlamıyla dile getirmekte eksik kalırsam, şimdiden tüm kadınlardan özür diler ve görüşlerimi tamamlamalarını temenni ederim.

Kadının toplumdaki mücadelesi ve karşılaştığı sorunlar, bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Kadınların direnişine sahip çıkmak, bu mücadelenin özgün doğasını ve yöntemlerini doğru analiz etmeyi gerektirir. Toplumun geniş kesimlerine kadın-erkek eşitliğini özümsetmek temel bir zorunluluktur. Kadını yalnızca “ezilen ve horlanan” bir özne olarak görmek yerine, yaşamın her alanındaki belirleyici ve kurucu rolünü ön plana çıkararak toplumdaki eşitliğini savunmak gerekir. Sağlıklı, huzurlu ve özgür bir toplumun inşası ancak kadının varlığı ve eşit haklarıyla mümkündür. Bu bağlamda erkeğe bağımlılık düşüncesini yıkarak kadınların ekonomik özgürlüğünü savunmak ve toplumsal bağımsızlıklarını güçlendirmek birincil hedef olmalıdır.

Ataerkil toplumlar kadını görmezden gelmekte ve aslında onun gücünden çekindikleri için onu baskılamaya, hor görmeye çalışmaktadır. Kadın; üretimde, yönetimde ve rasyonel düşüncede merkezi bir role sahip olmasına rağmen bu gerçeklik görmezden gelinmektedir. Kadını yalnızca “anne” ya da “ev hanımı” rolleriyle sınırlayan zihniyet, sağlıklı bir toplum yapısının önündeki en büyük engeldir. Kadının özgür olmadığı, erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü bir toplumun “hür” olduğunu iddia etmek imkânsızdır.

Ancak günümüzde bazı ülkelerde yargı sisteminin kadına yönelik şiddete yaklaşımı, bu yapısal sorunu çözmekten hâlâ uzaktır. Şiddet, sistemik bir problem olarak değil, “münferit vakalar” dizisi olarak ele alınmaktadır. Yargı süreci ne yazık ki ancak kadınlar hayatını kaybettiğinde ya da hayatta kalmak için kendilerini savunup sanık sandalyesine oturduğunda kamuoyunun gündemine gelmektedir. Kâğıt üzerinde toplumsal cinsiyetten bağımsız hareket ettiği savunulan yargı sistemi, pratikte ciddi bir asimetri barındırmaktadır. Erkeğin şiddeti “duygusal patlama” ya da “tahrik” gibi gerekçelerle hafifletilirken, kadının hayatta kalma korkusu “mantıksız” ya da “abartılı” olarak nitelendirilmektedir.

Kadınların kendilerini savunmak zorunda kaldıkları anlarda meşru müdafaa hakları kısıtlanmakta ve eylemleri “hukuka aykırı” olarak damgalanmaktadır. Bu durum, aslında kendi zayıflığını şiddetle örtmeye çalışan erkeklerin güçsüzlüklerini görmezden gelmelerinden kaynaklanmaktadır. Sonuçta kadınlar; korkularının psikolojikleştirildiği, kararlarının ahlakileştirildiği ve adalet beklentilerinin boşa çıkarıldığı bir paradoksun içine itilmektedir. Birçok kadın için asıl risk, yasaların varlığından ziyade bu yasaların uygulanış biçimidir. Gerçek adalet, kadınların yaşam hakkının birilerinin “iyi niyetine” ya da “takdirine” bağlı kalmadığı gün tesis edilecektir.

Kanun karşısında dahi kadın-erkek eşitliği gözetilmeksizin, erkek egemen bir anlayışla kararlar verilebilmektedir. Bazı toplumlarda “töre cinayetleri” vakalarında bile kadına karşı ön yargılı bir bakış açısıyla hüküm kurulabilmektedir. Hatta sivil toplum anlayışında dahi kadının yeri, gerçek bir eşitlik temelinde değil, toplumsal kalıplar aracılığıyla belirlenmeye çalışılmaktadır.

Almanya’daki Göçmen Kadınların Konumu ve Eşitlik Mücadelesi

Almanya’daki göçmen kadınların konumu, Avrupa ve Alman kamuoyunda genellikle ataerkil aile yapısı içine hapsolmuş ve sürekli eşi tarafından ezilen bir figür olarak lanse edilmektedir. Burada göçmen kadınların aile içi şiddete maruz kalmadıklarını iddia etmiyorum; ancak aile içi şiddet konusu kamuoyunda zaman zaman yüzeysel ve çarpık bir şekilde değerlendirilmektedir.

Aile içi şiddet, geçimsizlik ve kültürel farklılıklar çeşitli çatışmalar yaratabilmektedir. Erkeklerin kadınlara bakış açısı ve geldikleri toplumsal yapıdaki alışkanlıklarını sivil toplum içinde sürdürmeye çalışmaları, bu çatışmalara zemin hazırlamaktadır. Avrupa ve Almanya’da doğan göçmen kadınların kültürel yapıları, içinde yaşadıkları topluma daha yakın olsa da zaman zaman benzer çatışmalar yaşanabilmektedir. Bu çatışmalar aile içi şiddeti beraberinde getirebildiği gibi, her iki tarafın da zarar görmesine ve sorunun derinleşmesine neden olmaktadır. Bu noktada göçmen erkeklerin kadına karşı tutumları üzerine kapsamlı bir tartışma yürütülmeli; doğru yaklaşım biçimlerinin erkekler tarafından benimsenmesi gerektiği özellikle vurgulanmalıdır.

Toplumda kadın-erkek eşitliğinin zihinlere kazınması ve davranışlara yansıması için çetin bir mücadele verilmelidir. Bu konuda taviz verilmeden gerekli politikalar hayata geçirilmelidir. Kadının toplumdaki eşitliği, söz hakkı ve yaşamın her alanındaki varlığı, hiçbir alternatif anlayışa yer bırakılmadan savunulmalıdır.

Bir diğer önemli olgu ise göçmen kadınların Avrupa ve Alman toplumunda karşılaştıkları dışlanma, gündelik ırkçılık ve milliyetçi-şoven yaklaşımlardan kaynaklanan ayrımcılıktır. Bunun yanı sıra kadınlar, günlük yaşamda cinsiyetçi (seksist) uygulamalara da maruz kalmaktadır. “Egzotik” bir figür olarak görülmeleri, nesneleştirilmeleri ve sözlü taciz (Anmache) olayları sıkça yaşanmaktadır.

Göçmen kadınlar hem kadın olmaları hem de göçmen statüleri nedeniyle “çifte baskıya” maruz kalmakta; toplumdaki kadın düşmanı ön yargılardan paylarını fazlasıyla almaktadır. İş yeri ve ev ararken karşılaştıkları ayrımcılık, günlük yaşamın en yakıcı gerçekleri hâline gelmektedir. Toplumdaki bu ön yargılar, kadınların yaşamında kalıcı hasarlara yol açmaktadır. Ayrımcılık, Avrupa ve Almanya’daki sivil toplumlarda hâlâ derin izler bırakmaktadır. Bu nedenle bu alanda kararlı bir mücadele verilmesi gerektiğine inanıyorum.

Sivil toplumdaki ön yargılar; milliyetçilik, ırkçılık ve şovenizm gibi unsurlar nedeniyle erkeklerin kadınlara karşı davranışlarını olumsuz etkilemektedir. Bu durum, gerçekler açığa çıkarılana dek tartışılmalıdır. Ön yargılarla, milliyetçilikle ve ırkçılıkla kararlı bir mücadele verilmediği sürece ilk etapta göçmen kadınlar zarar görmeye devam edecektir. Diğer taraftan milliyetçiler, ırkçılar ve şovenistler kendileri gibi düşünmeyen herkese düşman oldukları için burada topyekûn bir mücadele yöntemi geliştirmek gerekmektedir.

Göçmen kadınların yaşadıkları toplumun eşit haklara sahip, ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul etmek gerekir. Günümüzün küreselleşen dünyasında kadına karşı daha duyarlı ve sağduyulu bir şekilde hareket edilmelidir. Kadın eşitliğini toplumda kabullenmeyen yapıların topluma vereceği zararları şimdiden öngörmek ve buna göre hareket etmek hayati önem taşımaktadır.

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑