İktidar risk mi aldı, mecbur mu kaldı? | Yusuf Karadaş
• İktidar, Öcalan görüşmesine kendi ajandasını dayatmak için mi gitti, bölgesel gelişmelerin baskısıyla mı yöneldi?
• Suriye’deki yeni denklemler karşısında Türkiye, SDG’yi Öcalan üzerinden kontrol etmenin yollarını mı arıyor?
Mecliste kurulan ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun CHP’nin katılmadığı oylamada İmralı’ya gitme kararı almasının ardından AKP, MHP ve DEM Parti temsilcilerinden oluşan heyet Öcalan ile 24 Kasım’da görüştü. Kuşkusuz Pervin Buldan ve Mithat Sancar’dan oluşan ‘İmralı heyeti’yle Öcalan ile görüşmeleri yürüten DEM Parti’nin yanı sıra iktidar blokunun iki temsilcisi AKP’li Hüseyin Yayman ve MHP’li Feti Yıldız’ın Öcalan ile görüşmesi, siyasi muhataplık bakımından atılmış önemli bir adım oldu. Bu nedenle sürece karşı çıkanları saymazsak yapılan değerlendirmelerin büyük bir bölümü iktidarın cesur bir adım attığı ve büyük bir risk aldığı konusunda birleşiyor.
Peki, iktidar gerçekten risk mi aldı?
Konuyla ilgili siyasi değerlendirmeye geçmeden önce geçtiğimiz “çözüm süreci”nde Erdoğan’ın “Ortada bir masa yok” diyerek süreci sona erdirmesinden sonra “hukuk”un nasıl işlediğini, daha doğrusu işletildiğini hatırlatarak başlayalım.
O dönem iktidarın talebiyle Öcalan ile görüşen heyetlerde yer alan, yine iktidarın izniyle Kandil’e mektup götüren HDP’lilerden cezaevine girmeyen kalmadı. Önemli bir kısmı da bir yılını geride bırakan yeni sürece rağmen halen cezaevlerinde. Üstelik Erdoğan, Kandil’e gönderilenlerin fotoğraflarını daha sonra seçim meydanlarında “Terörle iş birliği yapıldığı” propagandası için kullanmaktan geri durmadı.
Ancak bu süreci Kürtleri bölgede yayılmacı emellere ve içeride de başkanlık rejiminin kurulmasına yedeklemek hesabıyla başlatan ve bu hesabı tutmayınca masayı deviren Erdoğan ve iktidarından kimseye bir şey olmadı. Mesele o dönem Kürt sorununun demokratik-barışçıl çözümü için kurulan DTK’nin (Demokratik Toplum Kongresi) çalışmalarına katılan bütün Kürt siyasetçiler ve sosyalistler yargılandı ve büyük bir bölümü ceza aldı. Ama DTK’nin aynı toplantılarına, çalıştaylarına katılan AKP’lilere dokunulmadı. Hatta Selahattin Demirtaş ile birlikte DTK çalıştaylarına katılan ve yazdığı yazılarda bu çalıştaylardan övgü ile söz eden AKP’li Yasin Aktay, Demirtaş DTK faaliyetlerinden ceza alınca “Allah aşkına DTK faaliyetlerine Demirtaş’ın katılması ile benim davetli olarak katılmam aynı şey mi?” diye savunma yaparak bu ikili hukuku çarpıcı bir biçimde ortaya koymuştu.
Bugün bütün yetkileri elinde toplayan ve yargıyı kendi sopası haline getiren bir iktidar varken herhalde bu iktidarın hukuken risk aldığından söz edilemez.
Siyasi risk konusuna gelince burada yanıtlanması gereken soru şudur: İktidar risk mi aldı yoksa bu adımı atmak zorunda mı kaldı?
Aslında bu sorunun yanıtını Öcalan ile yapılan görüşmeden sonra TBMM Başkanlığı adına yapılan açıklamada bulmak mümkün. Bu açıklamada Öcalan ile görüşmeyle ilgili “27 Şubat’ta yapılan barış ve demokratik toplum çağrısı akabinde örgütün kendisini feshetmesi ve silah bırakması yönündeki açıklamaların yanı sıra Suriye’de 10 Mart mutabakatının hayata geçirilmesine yönelik sorulan sorular kapsamında detaylı beyanları alınmıştır” deniliyor.
Yapılan açıklama ve öncesindeki gelişmelerle birlikte ele alındığında Erdoğan’ın uzun bir süre yapılması konusunda görüş bildirmeyip sessiz kaldığı bu görüşmenin zamanlamasının ve temel gündeminin Suriye’de SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) durumu ve 10 Mart mutabakatının nasıl uygulanacağı olduğu görülecektir.
Öcalan’ın 27 Şubat’ta PKK’ye silah bırakma ve kendini feshetme çağrısını yapmasının hemen ardından iktidar cephesinden ardı sıra bu çağrının SDG’yi de kapsadığı açıklamaları gelmişti. İktidarın asıl derdi hem bölgesel politikaları için bir tehdit ve hem de içeride kendi “çözüm”ünü dayatmanın önünde bir engel olarak görülen SDG’nin tasfiyesiydi.
Mecliste ‘Süreç’ Komisyonunun kurulmasından sonra bu komisyonun Öcalan ile İmralı’da görüşmesi konusunda tartışmalar sürerken iktidarın MHP kanadından Bahçeli, 7 Ekim’de Öcalan ile yüz yüze görüşülme yapılması gerektiğini söylemişti. Ama Bahçeli’nin asıl derdi bu açıklamanın devamında söyledikleriydi. Bahçeli bu görüşmede Öcalan’ın “PKK’ye yapılan çağrıyla aynı mahiyet ve muhtevada SDG’ye de çağrı yapması”nı istiyordu. Bahçeli ve ülkedeki iktidar bloku, SDG ile geçici HTŞ yönetimi arasında imzalanan 10 Mart mutabakatından SDG’nin silah bırakması ve kendini feshetmesi gerektiği sonucunu çıkartıyordu.
Komisyonun Öcalan ile görüşmesi konusunda yaptığı çağrı ile cesareti çokça övülen aynı Bahçeli 4 Kasım’daki açıklamasında bu kez SDG’nin yeni Suriye ordusuna entegrasyonuyla ilgili olarak “Ayrı bir tümen kurma taleplerini milli güvenliğe doğrudan bir tehdit olarak” gördüklerini açıklamıştı.
Peki, Bahçeli “Hiç kimse bu ziyarete yanaşmazsa (…) açık açık söylüyorum alırım yanıma üç arkadaşımı kendi imkanlarımızla İmralı’ya gitmekten gocunmam, çekinmem” çıkışını ne zaman yaptı?
ABD Başkanı Trump ile Suriye’deki geçici yönetimin başı Colani arasında 10 Kasım’da Beyaz Saray’da yapılan görüşmede Suriye’nin ABD liderliğindeki IŞİD ile mücadele koalisyonuna katılması kararının alınması ve dolayısıyla bu koalisyon ile iş birliği halindeki SDG’nin de yeni Suriye ordusuna entegrasyonu konusunda inisiyatifin doğrudan ABD’nin eline geçmesinden sonra. Üstelik Türkiye’nin bu plana, desteklediği ve askeri iş birliği anlaşması imzaladığı HTŞ üzerinden dahil edilmesi ya da en azından karşı çıkamaz hale getirilmesi için Trump ve Colani arasındaki görüşmeye Dışişleri Bakanı Fidan da çağrılmıştı.
Komisyonun Öcalan ile görüşmesine uzun süre sessiz kalan Erdoğan’ın görüşme yönünde karar almasında iç politikadaki hesaplarının etkisi olmakla birlikte asıl olarak bu gelişmeler belirleyici rol oynamıştı. Erdoğan’ın komisyonun Öcalan ile görüşmesini “Terörün tasfiyesini hızlandıracak bir karar” biçiminde değerlendirmesi de iktidarın bu ziyaretten beklentisini ortaya koyuyordu.
Bu noktada SDG Komutanı Mazlum Abdi’nin geçtiğimiz günlerde Mezopotamya Ajansına (MA) verdiği röportajda Türkiye’deki sürecin kendilerini de ilgilendirdiğini ve Kürt ulusal hareketinin lideri Öcalan ile görüşmek istediklerini söylemesi, iki süreç arasındaki dolaysız ilişkiyi de ortaya koyuyor.
Öcalan’la yapılan son görüşme üzerinden yaratılan beklentiye rağmen asıl sorunun tam da burada başladığını söyleyebiliriz. Çünkü Öcalan ile yapılan görüşmeden sonra TBMM Başkanlığı açıklamasında işaret edilen 10 Mart mutabakatından iki taraf da farklı şeyler anlıyor. Türkiye’deki iktidar, 8 maddeden oluşan ve entegrasyonun genel çerçevesini belirleyen bu anlaşmasının SDG’nin kendini tasfiye etmesi ve elindeki tesis ve kurumları HTŞ yönetimine devretmesini kapsadığını savunuyor. SDG ve Kürt özerk yönetiminin temsilcileri ise, entegrasyonun tasfiye anlamına gelmediğini, aksine bunun SDG’nin Suriye ordusuna örgütlü bir biçimde katılması, özerklik statüsünün tanınması ve petrol ve gümrük gelirlerinin de merkezi yönetim ile özerk yönetim arasında paylaşılması ile mümkün olacağını söylüyor.
Daha önemlisi ABD emperyalizminin yeni Suriye planı ve bölgedeki yeni güç dengesi, Erdoğan iktidarının bu mutabakata dair beklentilerini önemli oranda çıkmaza sürüklüyor.
Öncelikle ABD yeni Suriye planında her ne kadar önemli oranda HTŞ’ye yatırım yapmış olsa da bu planda IŞİD ile mücadele koalisyonu çerçevesinde 10 yıldır iş birliği yaptığı SDG’ye de ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle de SDG’nin yeni Suriye ordusuna varlığını önemli oranda koruyarak (Bahçeli’nin itiraz ettiği tümenler halinde) entegre edilmesini amaçlıyor. Öte yandan İsrail de Türkiye ile etki alanları mücadelesinde HTŞ’yi destekleyen Erdoğan yönetimi karşısında SDG’nin varlığını sürdürmesini ‘dengeleyici bir güç’ olarak görüyor.
Böylesi bir siyasal denklemde Türkiye’deki rejimin SDG’nin kontrol altına alınması ya da en azından gücünün sınırlanması bakımından kapısını çalabileceği yegane aktör, SDG’nin ana omurgasını oluşturan PYD-YPG’nin (Demokratik Birlik Partisi-Halk Savunma Birlikleri) önder olarak gördüğü Öcalan’dı. Başka bir deyişle Türkiye’deki iktidarın bölgenin yeniden dizayn edilmesi sürecinde ABD emperyalizminin bölge planıyla daha uyumlu hale gelip etkin bir rol oynayabilmek ve bu temelde Kürt güçlerini de kontrol altına alabilmek bakımından Öcalan’la görüşmek dışında bir seçeneği yoktu.
Toplamı üzerinden söylemek gerekirse; Öcalan’la İmralı’da yapılan görüşmeyle süreç yeni bir aşamasına girmiş olsa da Suriye Kürtlerinin statü sahibi olmasını, kazanımlarını tehdit olarak gören Türkiye’deki rejimin durduğu yer ile bölgesel gelişmelerin yarattığı yeni dengeler arasındaki mesafe bu sürecin halen oldukça kırılgan hatta devam ettiği/edeceğini gösteriyor.
Seçtiklerimiz: Yusuf Karadaş – Evrensel – 26.11.2025
























































