Hedef sadece Halep’teki Kürt mahalleleri değil, Rojava’dır | Hüseyin Şenol
Halep’in Kürt mahallelerine yönelik saldırılar, Türkiye-Şam işbirliğinin Rojava’yı tasfiye planında yeni bir eşiktir. Kuşatma askeri olduğu kadar siyasal, ideolojik ve kültüreldir. Ve bu kuşatmayı sadece dışarıda değil, içeride de yaşıyoruz...
Halep’in Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerine dönük saldırılar, kimin neyi hedef aldığını açık biçimde ortaya koydu. Görünürde iki mahalleye yönelen bu kuşatma, özünde tüm Rojava’nın statüsüne karşı açılmış bir cephe. Türkiye destekli grupların, Şam rejiminin bilgisi ve onayıyla bu saldırıyı gerçekleştirmesi, sahadaki gerçek ittifakın kimler arasında olduğunu yeniden gözler önüne serdi. Bu tabloda Halep’te top atışı yapan da, Van’da üzerinde Kürtçe “Perperok” (Kelebek) yazan tabelayı söken de aynı merkezden besleniyor: Kürtsüzlük politikası.
Bu politikanın dilsel ve kültürel yansımaları da iç politikada açıkça görülüyor. AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta, Meclis kürsüsünde “Yıllarca Suriye’de Müslümanlar katledilirken gıkını çıkarmayanlar bugün ‘Aleviler öldürülüyor’ diye ortalığı ayağa kaldırıyor” sözleriyle hem Alevi toplumunu hem de Halep’teki Kürt-Alevi varlığını hedef aldı. Bu sözler, sadece bir “gaf” değil; devletin içselleştirdiği ve yeniden ürettiği mezhepçi, ırkçı ve ayrımcı siyaset dilinin açık bir tezahürü.
Bu açıklama, içerideki saldırgan dili dışarıdaki kuşatmayla eş zamanlı kılıyor. Halep’te Kürt mahallelerine bomba atanla, Meclis kürsüsünden Alevilerin sesine tahammül edemeyen aynı politik koordinatta buluşuyor. Bu dil sadece nefreti değil, aynı zamanda yeni bir savaşın ideolojik zeminini de hazırlıyor.
Halep kuşatması: Yeni bir tasfiye adımı
Türkiye, HTŞ’ye dolaylı destek vererek kuşatmayı adım adım ördü. Şam ise “geçici hükümet” üzerinden Kürt mahallelerini hedef gösterdi. 10 Mart Mutabakatı gibi belgeler iktidar medyası tarafından birer meşruiyet metnine dönüştürüldü. Saldırıların başladığı anda Anadolu Ajansı, “Suriye ordusu PKK/YPG işgalindeki bölgeye girdi” manşeti attı. Bu sadece bir haber değil; bir operasyonun medya ayağı, bir savaşın ideolojik meşrulaştırmasıydı.
Bu kuşatma sadece fiziksel değil, semboliktir de. Rojava’ya saldırmak, sadece bir toprağa değil, bir halkın iradesine yönelmektir. Bu saldırıların amacı, Kürtlerin statüsüz kalmasıdır. Rojava’nın yıkılması demek, Kürtlerin hiçbir coğrafyada kendi kaderini tayin hakkına sahip olamayacağı mesajının tüm bölgeye iletilmesidir.
Ben bu satırları yazarken, iki taraftan ve üçüncü taraflardan da çatışmaların sürüp sürmediği konusunda çelişkili açıklamalar gelmeye devam ediyordu. Bilgi savaşının da en az silahlar kadar keskin olduğu bu ortamda, hakikati savunmak da direnişin bir parçası hâline geliyor.
Londra merkezli muhalif Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) verilerine göre, 6 Ocak’tan bu yana düzenlenen saldırılarda altısı çocuk olmak üzere 37 sivil hayatını kaybetti, en az 64 kişi yaralandı ve on binlerce insan zorla yerinden edildi. Bu veriler, Halep’te yaşananların yalnızca askeri değil, aynı zamanda bir insanlık suçu niteliği taşıdığını gösteriyor.
İçeride barış, dışarıda savaş: Sahte ikilik
İçeride “barış süreci” adı altında yıllarca sürdürülen oyalama, dışarıda askeri yöntemlerle tamamlanmaya çalışılıyor. Siyasi tutsakların kapsam dışı bırakıldığı 11. Yargı Paketi, tam da bu zihniyetin yansıması. Van’da kayyum, Kürtçe kreş tabelasını indiriyor. CHP, İmralı’ya temsilci göndermeyi reddediyor. MHP ise SDG kontrolündeki Kürt bölgelerinin “süresi doldu” diyerek yeni bir savaş çağrısı yapıyor. Tüm bunlar barışın değil, statükonun göstergesidir.
Muş’ta polis, DEM Parti İl Eş Başkanı’nı, Demokratik Bölgeler Partisi İl Eş Başkanı’nı ve ilin milletvekilini darp etti. Yaşananlar polis şiddetinin ulaştığı noktayı bir kez daha gösteriyor. Bu polisle mi barış gelecek? Bu devlet aklıyla mı eşitlik sağlanacak? Bu refleksle mi çözüm mümkün olacak?
Çünkü bu sistem, sadece sopayla değil, dille, yasayla, görmezden gelmeyle, bastırarak ve inkâr ederek işliyor. “Barış” denen şey, eğer bir halkın temsilcileri yerlerde sürükleniyorsa, sadece bir gösteriye dönüşür.
Sömürgeciden koruma beklenmez
Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK)’nin Ankara’ya “Kürtlere de Türkmenler gibi sahip çıkın” çağrısı, haklı bir sivil koruma talebi gibi görünse de tehlikeli bir zemin taşıyor. Çünkü koruma beklenen güç, saldırganın ta kendisi. Sömürgeciden güvenlik talep etmek, sadece stratejik bir yanlış değil, ideolojik bir bulanıklıktır. Öz savunmanın yokluğunda, umut diplomasiye ya da “vicdanlara” bağlandığında, mücadele hattı kırılır.
Diğer yandan Halep’teki çatışmalara dair bugün bir açıklama yapan KCK Dış İlişkiler Komitesi, barış sürecine ilişkin mesaj vererek “Barış ve Demokratik Toplum sürecini Suriye üzerinden sabote etme planıdır” ifadelerini kullandı.
Bana göre de, Türkiye’de herşeye rağmen devam eden “süreç”te, Rojava önemli bir konu. Rojava düşerse, barış umudu da bir kez daha düşer.
Rojava sürecin aynasıdır
Sosyalist yazar Arif Çelebi’nin de ifadesiyle Rojava, sadece bir bölge değil, bir aynadır. İçerideki “süreç” adı verilen muğlaklıktan geriye kalan her şeyin dışa vurumudur. O süreçte eşitlik yoktu, bugün Rojava kuşatmasında da yok. O süreçte statü yoktu, bugün de yok. Rojava ayakta kaldığı sürece bu yalanın üzeri örtülemiyor.
Bu yüzden hedef sadece iki mahalle değildir. Hedef, Kürt halkının kazanımlarıdır. Hedef, bölge halklarının birlikte kurduğu demokratik yaşam modelidir. Hedef, sınırların ötesinden içerideki teslimiyeti sağlamaktır.
Ulusalcı solun sınavı ve çöküşü
Bu saldırılar karşısında sadece sağ değil, solun kimi bölümleri de sınıfta kalıyor. TKP gibi yapılar, ulus-devlet hassasiyetleriyle hareket ederek Kürt halkının mücadelesine sırt dönüyor. Trump’tan Le Pen’e kadar sağ popülistlerin dilini soldan yeniden üretmek, ulusalcı sosyalizm tuzağına düşmektir. Bu, sadece ideolojik bir sapma değil; mücadele dinamiklerinin içten çökertilmesidir.
Bugün Halep’teki saldırılara sessiz kalan sol, yarın içerideki tasfiye dalgasının da taşıyıcısı olur. Oysa gerçek “solculuk”, ezenin yanında değil, direnenin yanında durmayı gerektirir. Ve bugün direnen, Halep’te Şêxmeqsûd halkıdır; Van’da Kürtçe tabelayı savunan annedir; Muş’ta darp edilen Kürt milletvekilidir.
Halep’ten yükselen çığlığa cevap her yerde
Halep’te Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye yönelik saldırıların üzerinden günler geçti; ama direniş ve dayanışma hâlâ sürüyor. Sadece Rojava’da değil, Türkiye’nin doğusunda ve batısında, Kürdistan’ın dört parçasında, Avrupa’nın metropollerinde ve dünyanın birçok yerinde halklar bu saldırıyı protesto ediyor. “Halep yalnız değildir” pankartları, kayyumun tabelasını indirdiği Van sokaklarında da yükseliyor, Paris’in, Stockholm’ün, Hamburg’un caddelerinde de.
Bu protestolar sadece birer tepki değil; aynı zamanda bir hatırlatma. Kürt halkının iradesine yönelen her saldırının cevabı vardır. Her bombanın, her kuşatmanın, her inkârın karşısında bir söz, bir yürüyüş, bir isyan yükselir. Halep’te hedef alınan sadece iki mahalle değil; ama direniş de yalnızca iki mahalleyle sınırlı değildir. Bu yüzden bugün Halep’ten yükselen çığlık, Diyarbakır’da da karşılık bulur, Marsilya’da da, Qamişlo’da da, Dersim’de de.
Eğer bu sesler, bu itirazlar büyütülürse; eğer Halep’ten yükselen çığlıklar, içerideki suskunluğa da meydan okursa; işte o zaman 2026, halkların yılı olabilir.
2026: Halkların iktidar yılı olabilir mi?
2026 yılı, kötünün yerine daha ehveni getirme hesaplarıyla heba edilemez. Çünkü kötülük yalnızca iktidarda değil, muhalefetin geniş katmanlarında da örgütlü. Bugün Kürt sorunu etrafında şekillenen bu kuşatma siyaseti, sadece bir seçim gündemi değil; halkların geleceği açısından yaşamsal bir sınavdır.
Bu yıl, halkların kendi kendini yönetme iradesinin, sahici eşitliğin ve gerçek barışın yılı olabilir. Bunun yolu, Halep’teki kuşatmaya karşı ses çıkarmaktan geçer. Bunun yolu, içeride ve dışarıda yürüyen tasfiyeye karşı direnişi büyütmekten geçer. Ve bunun yolu, “süreç” adı verilen teslimiyet siyasetini değil; statü, irade ve hakikat temelinde halkların ortak mücadelesini kurmaktan geçer.
Hüseyin Şenol – 01.10.2026























































