Kızıldere’de Mahirlerin katledilmesi ve Aleviler | Aziz Tunç
Yıllar vardır, yaşanır ve unutulur. Yıllar vardır, tarih yazılır, tarihe yazılır. 1960’ların sonları ve devam eden yıllar, Türkiye ve Kürdistan halkları için tarih yazılan, tarihe yazılan yıllardı. Bu yılların dönüm noktalarından biri olan 12 Mart 1971 darbesi, “balyoz hareketiyle” halklara kan kusturuyordu. Demokratik kurumlar dağıtılmış, basın susturulmuştu. Ülke zulümhaneye dönüştürülmüştü. Ziverbey Köşkü’nde yapılan işkencelerin çığlıkları karanlıkta kayboluyordu.
Her yerde aranan THKO’nun kurucu önderleri Deniz, Hüseyin ve Yusuf, darbenin ilanından 4 gün sonra, 16 Mart’ta yakalanmışlardı. Türk devleti alelacele, sözde bir yargılamayla 9 Ekim 1971’de bu devrimcileri idama mahkûm etmiştir.
29 Kasım 1971’de THKP-C’nin önderi Mahir Çayan ve arkadaşları, “Vız gelir duvarlarınız” diyerek Kartal-Maltepe Mahpusu’nun duvarlarını delmiş, firar etmişlerdi.
Mahir ve arkadaşları köşe bucak aranıyordu. Devlet, aynı zamanda her devrimciyi ve duyarlı insanları yakalayıp işkence yapıyor, zindana atıyordu. Zorbalıklar ve Denizlerin idamı, halkların ve devrimcilerin tek gündemiydi.
Mahir Çayan ve arkadaşları, bu koşullarda devrimci mücadeleye ve devrime bağlılığın en somut ifadesinin ve en devrimci görevin, Denizlerin idamını engellemek olduğunu belirlemişlerdir. Onlar için devrimci dayanışma, olması gerekli ve değerli bir insani hâl değil, mutlaka yerine getirilmesi gereken devrimci bir görevdi.
Mahir Çayan ve arkadaşları bu görevin gereği olarak 3 ABD görevlisini rehin almış ve Güvenç Abdal Ocağı’na bağlı bir Alevi köyü olan Kızıldere’ye getirmişlerdi. Devrimciler, böylesine önemli bir eylemlerinin ve kendilerinin güvenliği için bir Alevi köyünü tercih etmişlerdir.
Devlet, 30 Mart 1972’de tankı, topu, tüfeğiyle zulüm yağdıran bir kara bulut gibi çökmüştü Kızıldere’ye. Profesyonel katilleri Mehmet Eymür ve Hiram Abas kan içmek için pusudaydılar.
Devrimciler, o kararlı ve destansı direnişi bu ölüm ablukası altında gerçekleştirmişlerdir. Katillerin “teslim olun” çağrılarına Mahir, “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik” sözleriyle tarihe not düşmüştü. Bu sözlerden sonra Mahir, alnından vurularak katledilmişti. Sonrası vahşet ve katliamdı.
Mahirle birlikte on devrimci de katledilmişti. Türk devletinin idamları uygulamak için acelesi vardı. İdam kararını 24 Nisan 1972’de mecliste onaylatmış, 6 Mayıs 1972’de Deniz, Hüseyin ve Yusuf idam edilmişlerdir.
Bütün bu kanlı dönem, 16 Mart 1971’de başlamış, 6 Mayıs 1972’de Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un idamıyla sonlanmıştır. Tarihlerin yakınlığı, Türk devletinin vahşetinin, devrimcilere ve halklara düşmanlığının düzeyini ortaya koymaktadır.
Bütün zorbalıklara rağmen, geleceğin sahipleri direnen devrimciler olmuştur. Şan olsun onlara!
Bu vesileyle Kızıldere’de katledilen devrimci önderlerin şahsında, özgürlük, eşitlik ve adalet uğruna mücadelede şehit olan tüm ölümsüzleri saygıyla anıyoruz.
Kızıldere’ye dair gerekli ve faydalı olan çok şey yazıldı. Fakat bu yazıda, Kızıldere özelinde genel olarak Aleviler ile devrimciler arasındaki ilişki çok kısaca ele alınacaktır.
Aleviler ve devrimciler bir elmanın iki yarısı
Coğrafyamızda Alevilerin, Cumhuriyet döneminden önce de soykırımlar ve baskılar yaşadıkları, 1920’de Koçgiri soykırımıyla bu baskıların sürdürüldüğü bilinmektedir. Aynı dönemde yapılan Hacı Bektaş Veli ziyaretiyle bu kırımların üstü örtülmek istenmiş, ama Alevilere yapılan zulüm politikası devam etmiş, 1925 yılında çıkartılan kanunla Alevilik yasaklanmıştır.
Böylece Alevilik inancı köylerde gizli saklı yaşanmıştır. Sanıldığının tersine, Aleviliğin illegalize edilmesi daha çok bu döneme özgüdür. Çünkü Cumhuriyet döneminde yasakların uygulanması daha kolay olmuştur. Osmanlı ve Selçuklu döneminde Alevilik baskı ve tehdit altındaydı; ancak devletin denetimi bugünkü kadar yoğun olmadığından gizlilik bu kadar zorunlu değildi. Bu yasaklı koşullarda Dersim Soykırımı gerçekleştirilmiştir.
Soykırım, devam eden yasaklar ve Alevilerin yeterince donanımlı bir örgütlülüklerinin olmaması, Aleviliğin daha fazla gizlenmesine yol açmıştır.
Ancak Alevi toplumu, bütün bu baskılara ve kırımlara karşı sürekli ve ısrarlı bir direniş içinde olmuş, illegal koşullarda da olsa inancını yaşamıştır. 1960’ların ikinci yarısına gelindiğinde Alevi toplumu, yaşadığı baskıları aşmak için bir arayış içinde olmuştur.
Tam bu koşullarda devrimci mücadele yükselmiştir. Bu mücadelenin özneleri, yöntemi, jargonu ve kavramları yeni ve değişikti. Alevi toplumu bu gençleri tam olarak tanımıyordu; ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını bilmiyordu.
Buna rağmen Aleviler bu gençleri “kalp gözüyle” tanıdılar, “kalp diliyle” anladılar. Tanıdıkça ve anladıkça benimsediler ve kendilerinden kabul ettiler, gerçek anlamda ve karşılıksız olarak sevdiler. Kalplerinin en müstesna köşesinde yer verdiler. Dertleriyle dertlendiler, sevinçleriyle mutlu oldular. Onları gözlerinin nuru gibi korudular. Kapılarını açtılar, evlerine aldılar; acılarını, sevinçlerini, umutlarını ve ekmeklerini paylaştılar.
Zorbalığa boyun eğmeyen ama özgürce de yaşayamayan Aleviler, kendilerine zulmeden devlete başkaldıran devrimcilerde bir kurtuluş umudu görmüşlerdi. Yaşadıkları acıların bu gençler tarafından dindirileceğine ve kendilerine yapılan zorbalıkların hesabının sorulacağına inanıyorlardı.
Aynı durum devrimciler için de geçerliydi. Ancak devrimciler, zaten ezilen toplumsal kesimlerin özgürlüğü ve eşitliği için mücadele ediyorlardı. Dolayısıyla hangi toplumdan gelirse gelsin her toplumsal destek, dolayısıyla Alevilerin desteği önemli ve değerliydi.
Alevilerle devrimciler arasında yalnızca fiziksel bir yakınlaşma olmamıştı; aynı zamanda Alevi kültürü, müziği ve edebiyatı devrimcilerin ideolojik olarak beslendikleri kaynaklar arasında yer almıştı.
Alevilerle devrimciler arasındaki bu ortaklaşma hâli, sınıfsal farklılıklar taşıyan bir toplumun toplumsal kimliğiyle devrimci siyasal bir yapıyı bu düzeyde sahiplenmesi, bir toplumun bütünlüklü olarak devrimci siyaseti kendisinden sayması açısından sosyolojik olarak özgün, anlamlı ve değerlidir.
Peki, hangi saikler Alevilerin devrimcileri bu kadar yürekten sahiplenmesine yol açtı? Alevileri devrimcilere bu kadar yakın kılan neydi?
Alevileri devrimcilerle ortaklaştıran iki temel unsurdan söz edilebilir. Birincisi, Alevi inancının temelinde yer alan eşitlik, adalet ve özgürlük anlayışıdır. İkincisi ise Alevilerin bu özelliklerinden dolayı yaşadıkları tarihsel direnişlerdir. Bu iki temel özellik devrimcilerin de talepleri ve pratikleriydi. Dolayısıyla Alevilerle devrimciler arasında oluşan ortaklık, basit, sıradan bir ilişkilenme değil; bu iki temel direğe dayanan, ortak talepler üzerinde şekillenen ideolojik temelli bir birliktir. Kolay oluşan ama kolay değişmeyecek olan bu ilişki, iki kesimi tarihsel olarak birbirine bağlamıştır.
Alevilerle devrimcilerin ortaklaşmasında devrimcilerin temel motivasyonlarının belirleyici olmadığı görülmektedir. Aleviler yoksuldular, emekçiydiler; ancak devrimcilerle birlikte olmalarının temel nedeninin bu olduğu söylenemez.
Öte yandan Alevilerle devrimciler arasındaki ilişki yalnızca fiziksel yakınlaşmayla kalmamıştır. Aynı zamanda Alevi kültürü, müziği ve edebiyatı devrimcilerin ideolojik olarak beslendikleri kaynaklar arasında yer almıştır. Bu da Alevilerle devrimciler arasındaki ilişkinin tarihsel ve inançsal noktalarda beslendiğini göstermektedir. Özetle Alevilik tarihin devrimciliği, bugünün devrimciliği ise tarihteki Aleviliğin olumlu değerlerinin savunucusudur demek duruma uygun düşmektedir.
Alevilerle devrimciler arasındaki bu tarihsel ve ideolojik birlik, devletin Alevilere düşmanca yaklaşmasının ve bu düşmanlığı büyütmesinin nedeni olmuştur. Ve yine bu nedenle devrimciler Kızıldere’ye gitmişler ve Kızıldere devrimcilere kucak açmıştır.
O günden bugüne devlet bir yanda Alevileri asimilasyon ve soykırım yöntemleriyle yok etmeye çalışırken, bir yandan da Alevilerin değiştirici toplumsal enerjilerini yok etmeye, bunun için Aleviler ile devrimcileri birbirinden koparmaya, elmanın bir yarısını diğer yarısına düşman etmeye çalışmaktadır. Ancak bilinmelidir ki Alevilerle devrimciler birbirlerine düşman olmayacaklardır. Aksine geleceğin özgür toplumunu, “Rıza Şehri”ni birlikte kurma mücadelesini büyüterek sürdüreceklerdir. Devrimciler Alevilerin, Aleviler ise devrimcilerin en gerçek dostlarıdır.
Bu gerçeklikten bugün için nasıl sonuçlar çıkarılacağı da önemlidir. Yazı çok uzadı, daha fazla uzamaması için kısaca şu söylenebilir: Bugün Alevilerin yapması gereken, o gün yapılanları daha ileriye taşımak ve bunun için Pir Sultanların, Kalender Çelebilerin, Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin, Mazlumların ve tüm direnenlerin cesaretlerini kuşanmak ve günün devrimci görevlerine dört elle sarılmaktır.
Aziz Tunç – 03-04.2026



![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-136x78.jpg)

















































![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-110x63.jpg)

