Makaleler

Published on Kasım 27th, 2025

0

Mustafa Kemal ve Seyid Rıza Anmaları: Bize neleri hatırlatıyor? | Mehmed S. Kaya


Mustafa Kemal’in despotizmiyle Seyid Rıza’nın trajik infazı arasında kurulan tarihsel karşılaştırma, Türkiye’de devletin resmi ideolojisinin hâlâ nasıl Kemalist kalıplarla şekillendiğini ve bu ideolojinin Kürtler başta olmak üzere tüm muhalif kimlikler üzerindeki etkisini sert biçimde sorguluyor.

Kasım ayında iki tarihi şahsiyet anıldı; Mustafa Kemal ve Pir Seyid Rıza. Birincisi despot, ikincisi despotizmin kurbanı. Despotizm, Kürtlerin hiçbir hakkının olmadığı ve Kemal’in keyfi bir şekilde yönettiği acımasız bir yönetim biçimi ifade eder. Örneğin, 1937’de Dersim’de Kemal’in emriyle gerçekleştirilen vahşi eylemler, despotizmin göstergesidir. Seyit Rıza’nın 16 yaşındaki oğlu Reşik Hüseyin’i 1937’de babasının gözü önünde idam etmek despotizmin en kötü biçimi ve insanlığa sığınmayan bir barbarlık olarak Kürtlerin hafızasında duruyor. Ardından Seyid Rıza idam edildi. İnfazın Mustafa Kemal’in doğrudan emriyle gerçekleştiği biliniyor. Bu örnek, Mustafa Kemal’in acımasız saltanatını bir nebze de olsa açıklamaktadır.

Anma törenleri elbette farklıydı. Türk Kemalistler, Kemal’in acımasız eylemlerini devlet anma törenlerinde ve sokak gösterilerinde yüceltirken, Kürtler kurbanlarının yasını sadece sosyal medyada ve kapalı forumlarda tuttular.

Her zamanki gibi, Kemal’in «büyük kahramanlğı», «değişmez devrimleri» ve «ölümsüzlüğü»yle resmedildiği kapsamlı propaganda kutlamaları düzenlendi. Kemal’in sadık milliyetçileri onu bir askeri kahraman, eşsiz bir insan, sıra dışı bir devlet adamı olarak överken, onu bir ikona, bir kurtarıcıya hatta bir peygambere dönüştürdüler. Dini olmayan tüm resmi günler (ki sayıları çoktur) Kemal’e atıfta bulunuyor. Ve sadık Kemalistler onu ilahi önder mertebesine yükseltirler ve ona her şeye gücü yeten bir büyücü olarak tapıyorlar.

Anıtkabir’de ve sokaklarda anma yapan, Kemal’e sevgilerini dile getiren milyonlarca vatandaş, Kemal’in karanlık yönlerini bilmiyor ve bilmek de istemiyorlar. Onlar için tabu kutsaldır ve korunmalıdır. Bu da ne Batılılaşmadır ne de demokratiktir. Batılılaşma ve demokrasi söylemi sözde Kemalist propagandanın bir parçası idi, nerde kaldı? Kürtleri ve diğer bazı etnik grupları temel varoluş haklarını yasaklayan ve inkar eden bir despotun 21. yüzyılda hâlâ kutsal sayılması anlaşılmaz bir ruh hali.

Cumhuriyetin temel ilkeleri hâlâ Kemal’in fikirleri tarafından yönlendiriliyor

Dünya 87 yılda değişti, ancak Türk devleti hala kemalist endokrin (beyin yıkama) propagandasından vazgeçmiş değil. Şaşırtıcı değil. Türkiye hâlâ Kemal’in bazı dogmatik ilkeleriyle yönetiliyor.

Kemal’in fikirleri, Anayasa’nın giriş bölümündeki ilk dört maddelerinde Cumhuriyeti tanımlar ve şekillendirir. Adı anayasanın giriş bölümünde korunuyor. Ayrıca 1951 tarihli özel bir kanunla kendisine yönelik her türlü eleştiri yasaklanmıştır. Kemal’i yüceltmek için, ölümünden bugüne dek, muhtemelen dünyanın en büyük propagandası yürütüldü. Bu kapsamlı propagandayı ancak eski diktatörlerin propagandasıyla karşılaştırabiliriz; Mao, Lenin, Stalin, Hitler ve Saddam Hüseyin. Bu diktatörlerin aksine, Kemal’in fikirleri hâlâ Türk devletinin resmi ideolojisinin temelini oluşturmaktadır; ancak günümüzün etnik, siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlara hiçbir çözüm getirmemektedir. Ayrıca, ne çağımızın ruhuna ne de ülkenin hakikatlerine uyuyor.

Bu resmi ideoloji, ırkçı milliyetçiliğin devletçi anlayışı ile harmanlandığı, bir miktar Avrupalılaşma ve Türk olmayan halklara karşı nefret içeren, rakiplerine karşı kaba kuvvete dayalı, oldukça muğlak ve belirsiz bir ideolojidir. Kemal’in ölümünden 87 yıl sonra, kimse Atatürk hakkında eleştirel bir biyografi yazmaya ve yayınlamaya cesaret edemedi. Amerika’da yaşayan Profesor Taner Akçam “1915 Ermeni soykırımından, Cumhuriyet’in temel ilkeleri, 1919-1923 Pontos felaketinden, 1921, 1925, 1930, 1937/38 Kürt isyanları ve günümüze dek Kürtlere yönelik sistematik baskılar sorgulanmalı” diyor.

Mustafa Kemal’i kusursuz, kahraman, devrimci ve insanüstü varlık olarak tasvir eden abartılı ve tamamen tek taraflı devlet propagandası birçok Türk arasında önemli bir destek buldu. Gerçek şu ki, Türklere hakikatlar anlatılmıyor. Devlet yetkilileri Kemal’in işlediği suçları ve uyguladığı olağanüstü baskıcı politikaları gizliyorlar.

Eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’in bir söylem kuralı vardı: «Açıklanamayan şey savunulamaz. Bir şeyi açık ve net bir şekilde söyleyemiyorsanız, onu siyasi söylemlerde savunamazsınız». İslamistler öncesi Türk yetkililer, Kemal’i yalanlara dayalı propaganda amaçlı olarak sundular ve “demokratik dile” karşı çıktılar. Tıpkı bugün Sözcü TV’deki, Cumhuriyet gazetesindeki ve ulusalcıların yaptığı gibi.

Mustafa Kemal, Türklere, devleti onun (Kemal’in) şahsında görmek, sevmek ve uğruna ölme fikrini kabul ettirdi. Bu propaganda hala çoğu Türk arasında yaygın bir inançtır. Ancak aynı devlet, kendi vatandaşlarını manipüle eden, sömüren, yanlış bilgilendiren ve temel haklarını kısıtlayan dünyanın önde gelen devletleri arasında yer almaktadır. Bu cambazlığı Kemal Kürtlere de oynadı. Önce Kürtlere özyönetim vaadinde bulundu, Kurdistan’da kontrolu sağladıktan sonra Kürtlere ve diğer Türk olmayan azınlıklara yönelik saldırgan, düşmanca ve inkârcı bir politika izledi.

Kürtlere yönelik düşmanca politikalar zulme, tacize, ayrımcılığa ve devlet şiddetine yol açtı. Ve sonunda, eşi benzeri görülmemiş bir egemenlik duygusuna dayanan sınırsız ve temelsiz bir kendini beğenmişlik gelişti. Atatürkçülük veya kemalizm, siyasi literatürde aşırı ideolojiler kategorisinde değerlendirildi.  

Kemal’in imajını yüksek tutmak için geniş devlet gücü kullanıldı – tarihçiler diktatörlüğü modern kavramlarla süslediler – medya ve eğitimciler ise yalan propagandayı yaydı

Kemalistler, onlarca yıl boyunca, Mustafa Kemal’in popülaritesini en üst düzeyde tutmak, onun hakkında olumlu bir imaj oluşturmak ve hakkında güçlü bir milliyetçi anlatıyı yaymak için, devlet kontrolündeki medya ve diğer tüm bilgi ve eğitim kurumlarını propaganda aracı olarak kullandılar. Bu nedenle, Türk tarihçilerinin Kemal’i günümüz kavramlarıyla süsleyerek tarihsel bilimsel yöntemleri ihlal ettiklerini düşünüyorum. Kemal’in popülaritesini yüksek tutmak için, özellikle ordudaki destekçileri, aykırı muhalefeti ve eleştirel sesleri acımasızca bastırdı.

Hem Kemal’in dönemi hem halefleri özgür basına izin vermediler ve sivil toplumun gelişmesini engellediler ve alternatif gerçekleri reddettiler. Dolayısıyla Kemal’in devlet yapısını düzeltecek mekanizmalar sağlayabilecek karşı güçler yoktu. Kemal’in halefleri, Kemal’in Kürtleri Türkleştirmeye yönelik katı asimilasyon kurallarıyla daha fazla ilgilendiler ve ilgilenmeye devam ediyorlar. Ve bunlar da tıpkı Kemal gibi, güçlü bir devlet gücünü vurgulamak ve devletin çıkarlarını bireylerin, grupların ve kurumların üstünde tutmakla meşguldürler.

Kemalistler, Kürtlerin Kemal’in inkârcılığına ve azami baskıya yönelik eleştirilerini hâlâ kabul etmiyorlar. Kemal’in fikirlerine alternatiflerin ortaya çıkmasını engellemek için korkuyu sonuna kadar kullanmışlar ve hala kullanıyorlar. Sözcü TV kanalı hâlâ emekli Kemalist generaller, diplomatlar, istihbarat ajanları vb. için ana arena olarak hizmet veriyor. Burada sadece tek taraflı mesajlarını yaymakla kalmıyorlar şımarık kemalistler; Hem Türkiye’de hem de çevre ülkelerde Kürtlerin en ufak meşru taleplerini suç gibi gösteriyorlar.

Bazı Türkler Mustafa Kemal konusunda tamamen fanatik tutum içine kapılmışlar

Çoğu Türk, Kemal’i ve onun demir yumruk yönetimini, Kemalist aşırı milliyetçiliği, devleti ve orduyu her şeyin üstünde tutacak şekilde beyni yıkanmış. Kemalizm’in kaçınılmaz devlet anlayışına göre vatandaşın devlete ve milli değerlere bağlı olması gerekir. Ayrıca, «devletin bölünmez bütünlüğüne» ve «devlet otoritesine» tam ve eksiksiz olarak bağlı kalmaları gerekir. Kemal, tüm ulusun ortak bir düşman veya tehdit olarak gördüğü ve «şakiler» olarak adlandırdığı Kürt isyancılara karşı birlik olması gerektiği duygusunu yarattı ve bu da kendi konumunu güçlendirdi.

Bu nedenle, özellikle 1990’larda bazı fanatik milliyetçilerin Kürt siyasetçileri öldürmesi ve bunu devlet için yaptıklarını açıkça beyan etmesi şaşırtıcı değildir. Bu fanatikler hâlâ sokaklarda veya etkinliklerde Kürt müzisyenlere saldırıyorlar. Bazı durumlarda, Kürtler birbirleriyle Kürtçe konuştukları için Türk şehirlerinde dövülüyorlar.

Kürtler, çoğu Türk’ün aksine, Kemalizm’in ve Kemalist devletin, medeni devlet davranış normlarının hepsini çiğnediği bir ortamda, korunmaya değer olup olmadığını sorguladılar.

Türkler neden Kemal’in özellikle muhaliflere karşı bir zorba ve baskıcı bir hükümdar olduğunu kabullenmiyorlar?

Dersim’de on binlerce Kürt Alevisi vahşice katledildi. Bazıları yakalanıp diri diri gömüldü. Dersim soykırımının baş mimarlarının Mustafa Kemal, Celal Bayar ve Fevzi Çakmak  olduğu kanıtlandı (Celalettin Can).

Kemal, özgürlüğü tamamen ortadan kaldırılmasını sağladı. Kemal’in elleri Cincinnatus’tan çok daha kanlıydı. Kürt kanıyla. Yoksa tek-parti diktatörlüğü Türklere hiçbir şey anlatmiyor mu? Hayır! Türkiye demokrasiyi inşa etmediği sürece bundan haberleri olmayacak. Ancak demokrasi inşa edildiğinde belki Kemal de tıpkı İspanyolların Franco rejimini kınadığı gibi tartışılacak ve kınanacaktır. Franco, Kemal’in fikir kardeşi olarak kabul edilir.

Mustafa Kemal’i, bir bakıma, devrik Tunus diktatörü Hamid Burgiba ile karşılaştırabiliriz. Habib Burgiba da milliyetçi bir liderdi ve Tunus’un 1957’de Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasında öncü rol oynadı. Ancak giderek bir diktatöre dönüşmesi üzerine 1987’de devrildi. Tunuslular Türklerin aksine çok daha aydınlanmış bir millettir ve diktatörlere boyun eğmiyorlar. Yalan ve inkara dayalı siyasi propagandanın kendilerini yönlendirmesine de izin vermiyorlar.

Başbakan Tayyip Erdoğan, 2012 yılında Kemal’in 1938’de Dersim’de gerçekleştirdiği vahşi katliamla ilgili bir açıklama yaptı. Devlet adına bir nevi yarı özür gibi anlaşıldı. Ancak ondan sonra susmayı tercih etti. Anti-Kemalist bir ideoloji ve hedefle iktidarı ele geçiren İslamcılar, Kemalistleri geçmişleriyle yüzleştirmeye cesaret edemediler. İslamcılar Kürtlere karşı tutarsız bir politika izliyorlar: “Kürt dilinin ve kültürünün yasaklanmasına karşıyız, ama belki de aslında değilizdir”. Ayrıca, ne oldukları konusunda da bir tutarsızlık var. “Biz bir şeyi savunuyoruz ama burada kastettiğimiz şey farklı” izlenimi veriliyor.

Kürt sorununun kaynağı

Bugün, milyonlarca Kürt çocuğu zorla Türkleştirilirken, en az 20 milyon insanın konuştuğu Kürtçe meşru kabul edilmezken, varoluş mücadelesi için dağlara çıkan on binlerce Kürt genci ve çoğu öldürülmüşken, on binlerce Kürt siyasi hakları için mücadele ederken cezaevlerinde işkence görürken; tüm bunlar ve çok daha fazlası, Mustafa Kemal’in 1924’te Kürtlerin varlığının inkârı ve bunu izleyen 1926’da Kürtlere yönelik çıkardığı Şark Islahat Planı’nın doğrudan bir sonucudur. Planın içeriği daha çok Kürtleri haritadan silmekle ilgili. Kürt sorununun kaynağı budur!

Bu eylemiyle, Mustafa Kemal, kendi devşirme geçmişini totaliter Türk milliyetçiliği ile birleştirerek Kürtlerin varoluşunun dayandığı tarihsel temel – yani dil, kültür, kimlik, tarih – kökten yok etmeye ve Kürtleri asimile etme yoluyla tamamen değiştirmeyi öngördü.

Kemal’in yarattığı Türkçülük, ırkçı bir görünüme büründü ve Türk toplumuna yayıldı. Atatürkçülük söylemleri böylece anayasada kurumsallaştırıldı: Atatürk ilkelerinin miras alındığı ve değiştirilemez olduğu iddia ediliyor ve hiyerarşik itaat, dışlama ve ayrımcılık için bir argüman olarak kullanılıyor. Atatürkçülerin büyük çoğunluğunun benimsediği anlayışlar hem azınlık baskıcı, hem insan haklarına aykırı, hem de şiddeti meşrulaştıran anlayışlardır.

Hem devlet kurumları hem de çoğu siyasi parti, Kemal’in Kürtlere ve diğer azınlıklara karşı işlediği adaletsizlik ve ayrımcılığı göreceleştiriyor ve bu konuda yalan yanlış bilgi üretip yayıyorlar. Fail suçunu kabul etmediği sürece adaletsizlik ve ayrımcılık nasıl durdurulabilir? Bu durum Kürtlere yönelik olumsuz değerlendirmeleri destekliyor ve sürdürüyor.

Hala Kemalist dönemden kalma klişe argümanları tekrarlıyorlar. Örneğin, Kürtlerin sorunları olmadığı, sorunlarının kendilerini manipüle eden feodal ağaların arkasından gitmeleri gibi yanlış, aşağılayıcı, nefret dolu ifadeler üretiliyor.

Mustafa Kemal’in yarattığı Kürt nefreti o kadar yaygınlaştı ki, Türkiye’ye kaçan Afganlar bile bundan faydalanmaya çalışıyorlar. Bunlar, Kürt taleplerine karşı koymak için bir televizyon kanalından diğerine koşturan Afgan kökenli Ahat Andican’ın izinden gidiyorlar.

Kemalistler, anayasanın ilk dört maddesini Kuran ayeti gibi okuyorlar

Mustafa Kemal ayrıca, kişici diktatörlerin tipik özelliği olan, etrafında bir kişilik kültü oluşturmayı da başardı. Dahası Kemal, aşırı milliyetçiliğini ve devletin nasıl yönetilmesi gerektiğini savunan seçkin ve değiştirilemez anayasal maddeleri de oluşturdu, örneğin, yürürlükte olan Anayasanın ilk dört maddesi. Ve Kemalistler, Anayasanın ilk dört maddelerini Kuran ayeti gibi görürler. Ancak 3. madde Kürtler için merkezi öneme sahip, çünkü bu madde Türk etnik grubunun mutlak hakimiyetini ve diğer etnik grupların varlığının reddini ve kendilerini nasıl algılamaları gerektiği dayatmaları düzenlemektedir. Fıkrada şöyle deniliyor: devletin resmi dilinin Türkçe olduğu, ülkenin üniter ve bölünmez bir bütün olduğu açıkça belirtilmiş ve her türlü özerk veya federatif düzenleme reddedilmiştir. Madde, herhangi bir ayrılıkçı girişimin terörist faaliyet olarak algılanacağını ve buna göre muamele göreceğini varsayar. Ayrıca, Türk kültürünün ve tarihinin korunmasını da vurgular.

Bu maddeyle, Kürtleri ve diğer Türk olmayan etnik grupları kapsayan bir Türk milleti yok. Türk Anayasası’nın 3. maddesi Kürtlere ve diğer azınlıklara güç ve zorbalıkla dayatılmıştır.

Bu maddeler genellikle silahlı kuvvetlerin aktif gözetimi altında, aşırı bir kişilik kültünün oluşmasına yardımcı oldu ve ülkenin gelecekte nasıl yönetilmesi gerektiği konusundaki ilkelerini sürdürdü. Bu, rejiminin Kemalin ölümünden sonra çökmemesine katkıda bulunmuştur.

Kürtlerin asimile edilmesi karşılığında Musul’un İngilizlere verilmesi

Kürtler ve Türkler bir barış çözümü üzerinde anlaşırlarsa, kemalist perspektife dayanan birçok milliyetçi partinin Kürtlere karşı dayandıkları ırkçı politikaların temeli ortadan kalkacaktır. Her şeyden önce Türkler, Mustafa Kemal’in Lozan Antlaşması’nda Kürtlere yaptığı ihaneti telafi etme fırsatına sahip olacaklardır. Tarihçi Erdoğan Aydın’a göre, Mustafa Kemal, Lozan müzakerelerinde İngiltere’nin Kürtleri cumhuriyete asimile etmesine izin vermesi karşılığında, İsmet İnönü’ye Musul’u teslim etmesini emretmiş.

Kemalizmle mücadele eksikliğinin bir sonucu olarak, Türklerin çoğu hâlâ devletin Kürtlere siyasi haklar tanımama yönündeki otoriter emellerini destekliyor. Kürtlere karşı önyargı ve antipatinin bu kadar yaygınlaşması ve yapılan araştırmalarda Kürt kökenli insanların en belirgin dış gruplardan biri olarak gösterilmesi, elbette ki hâlâ Kemalistlerin 1920’lerden kalma yasa ve görüşleriyle yönetiliyor olmamızla ilgilidir. Bütün bu Kemalist vahşetler, çağımızın gerçeklerine uymayan Kemalist görüşler, Kemalizmle mücadele edilmeden Kürt sorununun çözülemeyeceğini göstermektedir.

Türkiye siyasetinde ılımlı güçlerin yeniden canlanmasını ve ılımlı cumhuriyetçiliğin, örneğin, toplumsal duyarlılık sahibi yazarlar Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk’un ilhamıyla yeniden canlanmasını ancak umut edebiliriz. Ve en önemlisi, dünyaya çok şey kazandıran yüzyıllardır süregelen aydınlanma, demokrasi ve insan hakları geleneğine daha fazla saygı gösterilmesi. Gelecek, her iki etnik grubun kimliğine ve çıkarlarına saygı duyan çok uluslu bir devlette yatmaktadır. Bir ütopya mı? Bazen ütopya tek gerçekçi şeydir.


*Mehmed S. Kaya: Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Norveç Inland Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.


Mehmed S. Kaya – 18.11.2025

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑