Zaman mı? Süreç mi? Veya dahası… | Gül Güzel
Uzun denilebilecek bir zamandan/süreçten beri devrimciler, insan hakları savunucuları, silahlı savaş karşıtları, kadınların eşit haklarını koruyucuları düşünmeye, tartışmaya, yazmaya başladı. Hatırlanacağı gibi 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın İmralı adası cezaevinden yaptığı çağrısı ile Barış ve Demokratik Toplum Süreci başlamıştı. Bu çağrının ardından gittikçe genişleyen bir çerçevede süreç/zaman tartışılıp, konuşuluyor. Ancak yapılan çağrının ardından bir sene geçmesine rağmen Devlet ve sistem yetkilileri tarafından hala elle tutulur bir gelişme, tutum yok…ismi Barış ve Demokratik Toplum Süreci olarak adlandırılmış olsa da hala bir oyalama, zamana yayma içerisinde olan bir devlet rejimi ve kendisinin renkleri dışına çıkarak bazen farklı ifadelerde bulunan diğer partililer. Bu sürece bir de yeni yıl (2026) ile başlayan Kuzey Iran ayaklanmaları ve Suriye’deki Halep- Eşrefiye, Beni Zeyd ve Şeyh Maksut’ ta yapılan saldırılar eklenince, Ortadoğu’da sıcak gündemler zinciri gittikçe uzamaya başladı.
İran’da önü alınamayacak değişimlerin halkların lehine sonuçlanacağı düşüncesi büyük oranda olsa da T.C. devleti 27 Şubat 2025’ten beri başlayan Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin hala başında gibi bir tutumla zamanı lehine çevireceğini düşünerek bir adım bile atmaktan yoksun. Ancak bütün insanlık alemi de biliyor ki bu sürece engel çıkaranlar olsa da bunun geriye dönüşü olmayacak. Medya Savunma Alanlarındaki savunma güçlerinin Kürt tarafı olarak bütünlüklü, tutarlı, söz ve eylem birliği içinde olduklarını tutumlarıyla bu düzeyde ortaya koymaları gibi. İktidar-Devlet ise bu konudaki sorumluluğunu mecliste kurulan heyetin raporları imgeleriyle büyük bir belirsizlik ve yetersizlik içinde. Mecliste kurulan komisyonun hazırladığı raporlar ile de Kürt kimlik sorununu sadece sürece yayma dışında bir durum hala yok demek hiç de zor değil.
İmralı Adasının beton, demir, kelepçelerinin dışına taşan bu Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin mimarı Abdullah Öcalan ve Medya savunma alanlarındaki sahiplenme yalnız Türkiye’nin değil, bütün özgürlük, demokrasi ve barış isteyenlerin de gündeminde. Ancak modern kapitalizm ve savaş silah üretici tüccarların bu sürece oldukça buz mahiyetinde soğuk baktıklarını ve dolayısı ile iş birliği konumunda olduklarını da unutmamak lazım. Silah tüccarları haline gelen, bilinen bu devletler de barış yerine savaşların artması için ellerinden geleni yapmakla süreci etkilemeye çalışıyorlar. Şu anda Suriye, Iran, Filistin’de bir de dini inançların birbiriyle çatıştırılması ve katliamlara neden olunması gibi.
Dini inançlarla sömürü sistemlerin, modern kapitalizmin yıllardan veya asırlardan beri köleleştirip, biat ettirdiği eril-erkek zihniyetler üretildi. Beyni İslam dini inancıyla uyuşturulan zavallı diyebileceğimiz katil erkekler orduları yetiştirildi. Bu duruma Rojava’ya yaptığım 2012- 2014 yılları arasındaki ziyaretlerimde birebir şahit olmuştum. Heyvasor Kurdistan ilk yardım kurumunun imkanları dahilinde Rojava’ da oluşturduğu barınak şeklindeki hasta hanelerde yaralı-tutuklu bulunan DAİŞ-İŞİD mensupları da tedavi ediliyordu. Sedyenin üzerinde bakımı yapılan baygın haldeki DAİŞ elemanı bir ara gözlerini açıp, etrafına bakınca yanlış bir yerde olduğunu düşünürcesine gözlerini tekrar sıkıca kapattı. Birkaç dakika sonra gözlerini yine açıp, kendisinin bakımını yapan iki hemşireyi başucunda görünce,’’yok yok böyle olmaz, kabul etmiyorum!’’ deyince, biz de kendisine neyi kabul etmediğini sorduk. Gözlerini yine yumarak,’’bana 72 Melek-Huri sözü vermişlerdi. Yalnız 2 tane değil!’’ deyince biz durumu anladık. Rojava’ya savaşa gidip şehit olunca cennete gideceğini ve kendisine 72 melek-hurinin hizmet edeceği vaat edilmiş ve bu insan da bu vaade tabii ki inanmış ve cennette 72 meleğin kendisine hizmet etmesi için Rojava’ya gelip, kendisi gibi olmayan, düşünmeyenleri öldürmeye çalışıyordu…
Tutuklular evindeki diğer bir DAİŞ’li ise günlerce hiçbir kelime söylemiyor ve kimse ile konuşmuyor. Günün birinde kendisine verilmesi için bir bardak su istiyor. Herkes günlerce hiç konuşmayıp, tek bir kelime söylemeyen bu adama şaşkınlıkla bakıp, bir bardak su veriyorlar. Adam suyu alınca boynundaki muskayı çıkarıp bardaktaki suyun içinde mürekkebi çıkana kadar eziyor ve suyu içiyor. Suyu içtikten sonra bağıra, bağıra konuşmaya başlıyor. Etrafındaki herkes günlerce tek kelime konuşmayan ve bardaktaki muskanın suyunu içtikten sonra böyle bağırarak konuşan bu adama şaşkınlıkla bakıp, ne oldu? niye bu kadar bağırıyorsun? Diye sorunca bu sefer adam/DAİŞ’li onlara şaşkınlıkla bakıp, ’’nasıl yani? şimdi siz beni görüp, duyuyor musunuz?’’ diye soruyor. Bu kişiyi de yine dini vecibelerle muska ile kandırıp, bunu suda eritip, içtiğinde kimse artık seni görüp, duymayacak, yani görünmez olacaksın denilmiş! Bu zavallı insanlara, Dini inanç/İslam ile köleleştirilenler ordusu demek daha yerinde olur.
Bu tür insanların Türkiye’deki eğitim yerlerini de 2012’de görmüştük ama o zaman da kendileriyle gidip konuştuğumuz hiçbir parti gelip bu eğitim yerini görme cesaretini göstermemişti. En başta o şehirde bulunan CHP partisi olmak üzere. Ardından bu eğitim yerinde eğitilen DAİŞ çeteleri, 3 Ağustos 2014’te 73. Ezidi/ Şengal soykırım/katliamı ile ardından 15 Eylül 2014’te Kobani kuşatması ve katliamlarına başladılar…Katledilen binlerce insan ve kaçırılıp, köle pazarlarında satılan binlerce kadınlar! Bir de bu kadınları köle pazarlarında satın alan dini bütün erkekler☹ (
Bu yazımı yazdığım şu anda (19.1.26) yine 2014’teki gibi Kobané’nin yoğun saldırı altında ve Eyn İsa’da soykırım vari saldırıların şiddetlendiğini TV kanallarında izliyorum. Aslında Rojava’ da gasp edilmek istenen petrol, madenler değil, Rojava Kadın Devrimini imha etmek. 2011’de ilan edilen Rojava özerk yönetimi, kadın devrimi olarak tarihe geçmiş ve bu da İslamilerin kadına bakış açısına ters düşen bir durum olduğu için geçici Şam İslam devleti nezdinde de gasp edilmesi gereken bir bölge. Bunun yanısıra Suriye’de 1962’de yapılan nüfus sayımında da Kürtleri ayırmak ve vatandaşlıktan çıkarmak için nüfus seçimi yapılmıştı. Bu seçimle birlikte 300.000 Kürt vatandaşlıktan çıkarılıp, yabancı statüsünde yani resmi kayıtları olmayan, varlığı tanınmayan halk olarak bırakılmışlardı. Bu yüzdendir ki Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla 1639’da ikiye ve 1923 Lozan anlaşmasıyla yurtları dörde bölünen Kürdistanlılar hala kimlik arayışlarının büyük bedellerini verirken 2011 de Rojava’ da ilan ettikleri özerk yönetimle de Kürt halkının kimlik sorunları günümüze kadar değişmeyen bir statüde devam ediyor derken bu konuda yazıma şimdilik nokta bırakmak istiyorum. Bu kadar imha, inkara şahit olmak, bu kadar zulmü görüp, izleyip yazmak kolay olmasa da bir dahaki yazımda buluşmak dileğiyle…
Kadının Kaleminden: Gül Güzel – 20.01.2026
























































