Vazgeçmeden Mahir’ce yaşamak | Temel Demirer
“Yolun düşerse kıyıya birgün
Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan
Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla
Selamla, yüreğin sevgi dolu
Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar
Eşit olmayan savaşta
Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden
Sana liman gösterdiler uzakta.”[1]
Sürdürülemez kapitalist çürüme kokuşmuşluğuna mündemiç yabancılaşmanın orta yerinde Mahir’ce yaşanmış zamanları hatırlamak büyük önem kazanıyor.
Thomas Bernhard’ın, “Bugünkü her şey hainlik ve kötülük dolu, yalan ve ihanet. Bu kadar utanmaz ve düzenbaz olmamıştı insanlık hiçbir zaman,” vurgusu eşliğinde, kolay mı?
“Bütün hayatımızı, aslında yapmaktan başka çaremiz olmayan şeyleri rızamızla seçmeyi öğrenmekle geçiriyoruz”…[2]
“Dünya tek bir bütündür ve katlanılmaz olmuştur. Katlanılır olduğu zaman var mıydı hiç diye sorabilirsiniz. Daha az acı çekildiği, daha az adaletsizliğin, daha az sömürünün bulunduğu bir zaman oldu mu hiç?”…[3]
“Bu çağ, yaşadığımız bu günler hiç şüphesiz bugüne kadar yaşanılanların en kötüsü değil; ama tarihten bugüne en şarlatan ve en budala bir çağ seçilecek olsaydı, o çağ hiç şüphesiz yaşadığımız çağ olurdu”…[4]
“İçinde yaşadığımız toplumun iyi bir tarafı yok. Dünyanın iyi bir tarafı yok. Günümüze baktığımızda bir kötülük imparatorluğu tahayyül edebilirsiniz, yani modern dünyayı,”[5] tespitlerine ilave olarak ekler Füruğ Ferruhzad:
“Bütün kavramların ve ölçütlerin anlamlarını yitirdikleri ve -değersiz demek istemiyorum- giderek sarsılmaya yüz tuttuğu bir çağda yaşıyoruz.”
Korkunun egemenliği giderek -katran kıvamında!- yoğunlaşırken korku ve kötülük büyürken; insanların büyük çoğunluğu uyuyor, uyanmak istemezcesine…
Korkuların, yaşananların bizlere dayattığı tehlikelerden çok daha fazla olmasının sebebi bilgisizlik, duyarsızlık; değil mi ki “Kötülük denen şey sadece hiçbir iyi kalmayıncaya kadar iyilikten mahrum kalmaktır.”[6]
Oysa -teorik ve soyut olarak- kötülüklerin çoğu hiçbir zaman iyilik ve kötülük hakkında kafa yormamışları icraatıdır;[7] ve de “Kötülüklere son vermek önce gerçeği kabul etmekten sonra da bunu açıkça söyleyebilmekten geçer”,[8] Albert Einstein’ın, “Dünya; kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir,” uyarısındaki üzere…
Tam da bunun için Mahir’ce yaşamakta[9] kararlı olanlar Andrei Tarkovsky’in, “Utanmak, insanlığı kurtaracak düzeyde güçlü bir duygudur”; Louis Ferdinand’ın, “Değer taşıyan tek hikâye vardır. O da bedelini sizin ödediğiniz!” sözlerini iliklerinde hissederler.
* * * * *
Kimilerinin “filizkıran fırtınası”,[10] bizim ise “gökyüzünü fethetme cüreti” olarak tanımladığımız zamanlarda coğrafyamız da dünya da hareketliydi. Özgürlük için mücadelelerin yüksel(til)diği zamanlardı. Mahir’ce yaşamak ısrarı mitinglerde, grevlerde, köylerde, dağlardaydı; aydınlık geleceği yaratarak, sosyalizm menziline doğru koşuyorlardı.
Devrimci sosyalisttiler, cesurdular. Sevdalıydılar. Devlere, zalimlere savaş açacak kadar yürekliydiler. Rosinante’leri olmasa da birer Don Kişot’tular.
“O şarabi eşkiyalar,”[11] evrensel devrimci dilin çocukları ve sınıf kavgasının neferleriydiler.
‘68 isyanının saflarındaki başkaldırı kuşağındandılar ve en önemlisi Marksist-Leninist adanmışlıklarıyla başka türlü yaşamayı düşünmeyenlerdi. Ayrıca yaşadıklarımızı fedakârlık ve kahramanlık olarak değil, hayatın kendisi olarak yaşayan cürettiler.
Kimileri “Sonuçta yenildi” dese de, Onlar Paris Komünü’nü, Ekim Devrimi’ni bugünlere taşıyanlardı.
Tam da bunun için -gözlerini kırpmadan!- büyük bir bedel ödedi heyecanlı, inançlı, tutkulu, bilinçli cüretkâr devrimciler.
Geride Arkadaş Z. Özger’in Kasım 1972’deki “Aşkla, Sana” şiirini Hüseyin Cevahir için yazdığını söyler “Alnını/ dağ ateşiyle ısıtan/ yüzünü/ kanla yıkayan dostum/ senin/ uyurken dudağında gülümseyen bordo gül/ benim kalbimi harmanlayan isyan olsun/ şimdi dingin gövdende/ uğultuyla büyüyen sessizlik/ bir gün benim elimde/ patlamaya sabırsız mavzer olsun/ başını omzuma yasla/ göğsümde taşıyayım seni/ gövdem gövdene can olsun,” dizelerini bırakarak…
Bu güzergâhta 1 Haziran 1971’de “İki Adalı”dan Hüseyin Cevahir katledildi, Mahir Çayan ağır yaralı olarak tutsak edildi. “Dağlar bana geri verin/Kadir’imi Sinan’ımı” diye seslenmişlerdi bir gün önce, 31 Mayıs’ta, Nurhaklar’a.
Üç devrimci önder, Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alparslan Özdoğan Kürecik’te Amerikan radar üssünü tahrip etmeye gitmişlerdi; ne yazık ki Nurhak onları geri vermeyecek, adları türkülerde söylenecek, ağıtlarda anılacaktır: “Dört bir yana haber salsam/ öldü desem inanır mı?”
Nurhak’a güneş doğmayacağını, uçan kuşların da yuva kurmayacağını söylüyordu türkü devamında. 12 Mart faşizminin karanlığında, şehirlerde ev baskınlarında, dağlarda, köylerde, alnını devrimin ateşiyle ısıtan devrimciler, egemen sınıfların ve oligarşinin çıkarlarını koruyan ve kollayan askeri rejimin katliamıyla can veriyordu.
Ulaş Bardakçı 19 Şubat 1972’de kuşatıldığı evde, Cevahir’in katledildiği çatışmada ağır yaralanan Mahir Çayan ise dokuz yoldaşıyla birlikte 30 Mart 1972’de Niksar Kızıldere’de katlediliyordu. Kısa süre sonra da Üç Fidanımız, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972’de darağacına çekildiler.[12]
*****
“Bunlar için tek bir yüce yasa vardır. O da, kendi çıkarları ve kendi esenlikleridir. Bunlar hayasızca, bir ulus için kutsal ne varsa onu emperyalist pazarlarda açık artırmaya çıkarmış vatan hainleridir. Ve bunu da ağızlarından hiç eksik etmedikleri vatan millet adına yaparlar!”…
“Kurtuluş savaşımızın öncüsü ve kahraman ordusu proletaryadır”…
“Zaten Bolşevikleri, Menşeviklerden ve ihtilalci sosyalistlerden ayıran ana kriter, Marksist diyalektiği doğru tahlil yöntemi olarak kullanmalarıdır”…
“Marksizm sürekli olarak, hayatın yeni gerçekleri karşısında derinleşip, zenginleşen, kendi kendini aşan bir doktrindir. Marksizm’de esas olan lafızlar değil, muhtevadır. Marksizm’de değişmeyen tek şey Lenin’in deyişiyle, onun yaşayan ruhu olan diyalektik metottur,”[13] diyen Mahir’ce zamanlar ABD emperyalizmi destekli gericiliğin topyekûn saldırısının şaha kalktığı günlerdi.
Örneğin 6 Şubat 1969’da 6. Filo’yu protesto edenlere saldıran sağcılar polisin de teşvikiyle iki kişiyi öldürdü. Türkiye’de siyasal İslâmcıların tarihi emperyalizm ve istihbarat örgütleriyle utanç verici bir işbirliğinin tarihidir…
İslâmcı hareket 1960’lardan beri emperyalizm (özellikle ABD ve İngiltere) ve istihbarat örgütleri ile işbirliği içinde oldu. Bunu “Allahsız kızıl komünistlere karşı ehven-i şerriye kaidesi” dedikleri İslâmi bir yoruma “savaşta hile mubahtır” anlayışına dayandırdılar. İslâmcıların siyaset tarzı tahkiye ve hileyle oldu hep.
Özellikle soğuk savaş döneminde ABD ve NATO’nun “Yeşil Kuşak” siyasetinin sonucu olarak Türkiye’de etkili olan tüm tarikat, cemaat ve siyasal İslâmcı gruplar CIA, dolayısıyla Kontrgerilla (Gladio) yapılanmasıyla ilişkiye girdi. Bu ilişki 1990 sonrasında da (BOP ve benzeri doktrinlere bağlı olarak) devam etti. Özellikle nurcu guruplar CIA’nın gözdesiydi. Fethullah Gülen ve Said Nursi’nin talebesi olan Mehmet Kırkıncı ekibi, CIA bağlantılı gruplardandı. Örneğin Av. Bekir Berk adlı bir Nur talebesi, CIA ile siyasal İslâmcılar arasındaki ilişkiyi sağlıyordu. Daha önemlisi bu durumu bütün İslâmcı kanaat önderleri, cemaat ve tarikat şeyhleri de biliyordu. Av. Bekir Berk’in yabancı istihbarat örgütleriyle çalıştığını CIA ile irtibatı olduğunu yine bir Nurcu olan Üzeyir Şenler açıklamıştı. Ölümünden kısa süre önce hastanede kendisi ile görüşen gazeteci Mustafa Aydın da 2012 yılında Bekir Berk’in ajan, yani casus olduğunu yazdı. Gazeteci Mustafa Aydın, Nurcuların Tahşiye Grubu’na yakındı. Mustafa Aydın, aynı zamanda Mehmet Fırıncı ve Mustafa Birinci adlı İslâmi çevrelerde etkili kişilerin de CIA ile bağlantılı olduğunu açıkladı.
Bekir Berk öldüğünde cesedini Mehmet Kırkıncı yıkamış, Fethullah Gülen de cenaze namazını kıldırmıştı. Tabutu ise İslâmcı çevrelerin bütün önde gelen kişileri taşımıştı. Nurcuların Türkiye kolu, Fethullah Gülen yapılanmasının CIA ve ABD bağlantılı olduğunu açık açık yazdı…
Sadece Nurcular değil, Necip Fazılcılar ve başka siyasal İslâmcı gruplar da CIA bağlantılıydı. 1960’lı yıllarda bir Kontrgerilla (Gladio) bülteni gibi çıkan Bugün gazetesinin sahibi ve başyazarı Mehmet Şevket Eygi-ki 1969’da “Kanlı Pazar” diye gençlere saldırıyı planlayanlardan biridir- de bu meyanda anılır.
28 Şubat 2008’de Millî Gazete’de yazdığı utanç verici bir köşe yazısında, neden CIA ve ABD ile işbirliği yaptıklarını İslâmcı çetelerle açıklamaya çalışacaktı. Eygi özetle şöyle diyordu:
“Biz o zaman İslâm’daki ehveni şerriye kaidesi gereği, Allahsız kızıllara karşı Amerikan nüfuzun altındaydık. Rusyalı komünistlere karşı ABD ile işbirliği yapmak o zaman yanlış değildi.”[14]
Her türlü baskının devlet terörüyle taçlandırıldığı o günlerde yaşam, cesaret ve kararlılıkla yüzleşilmesi gereken bir sınavdı ve “Korkuyorsan başlama, başladıysan korkma,” Moğol atasözünü unutmayan Mahir’ce yaşayanlar süreçten ağır yaralar alsalar da alınları ak çıktılar.
* * * * *
THKP-C’li Kürt Hüseyin Cevahir bunun örneklerinden birisiydi.
Yoldaşı Oktay Etiman’ın, “Kendi bireysel tarihimde ve örgütümüzün tarihinde en fazla sevdiğim arkadaşlardan. Hüseyin Cevahir benim için çok önemlidir. Cevahir Türkiyelidir, Dersimlidir. İstanbul Tıp Fakültesi’nde eğitimine başlamış. 3. sınıfta iken Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gelmiş. Kısa zamanda bizim aramızda temayüz etmiş, sevilmiş, sayılmış bir arkadaşımdır. Biz ona Hüseyin’den çok ‘Cevahir’ derdik. Bu onun hem dünya görüşünden, hem arkadaşlarına bakışından, hem hayata bakışından kaynaklanıyordu. Ama Cevahir’in gözleri biraz daha farklı ışıldardı. Bu ışıltının arkasında Dersim gibi bir yöreden gelmiş olması, kırsal hayatı biliyor olması, büyük kentlerin dışındaki hayata dair hem yaşanmışlığı hem fikirlerinin olması, daha sonra İstanbul gibi bir kentte hayatını sürdürmüş olması, Ankara’ya gelmesi; hem kendi yaşadığı kırım tarihini bilen ve buna ilişkin duyarlılıkları olan hem de büyük kentlerdeki hayatı bilen, kapitalizmi tanıyan, kapitalizmin yarattığı yıkımı bilen, tanıyan, emperyalizmi bilen ve bütün bunlara çok sağlam bir karşı duruş pozisyonu içinde olan bir arkadaşım olması var. Bu nedenlerle onun ‘Cevahir’ kadar kıymetli bir insan olduğunu bilerek henüz o yaşarken bu şekilde hitap ettik. Ben annemin babamın öldüğünü içselleştirmiş durumdayım ama ben Hüseyin Cevahir’in öldüğünü hâlen de içselleştirmiş değilim, 70 yaşına geldim, sanki bulunduğum bir yerde kapı açılacak ve Cevahir gelecekmiş gibi hissederim,” diye betimlediği O; sevecen, nezaketli, saygılı, içten bir militandı. Dev-Genç’ten THKP-C’ye uzanan mücadelenin Mahir Çayan ve Ulaş Bardakçı ile önderlerindendi.
O, 1 Haziran 1971’de Mahir Çayan’la birlikte İstanbul’da Maltepe’de kuşatıldıkları evde katledildi.
Katledildiğinde 26 yaşındaydı, Ankara Üniversitesi SBF’de 3. sınıf öğrencisiydi. 29 Mayıs’ta başlayarak 51 saat süren kuşatma sonunda keskin nişancının silahından çıkan kurşunun Cevahir’in alnına saplanmasının ardından, kurşun yağmuruna tutuldu. Babası Düzgün Cevahir, Hüseyin’in vücudunda tam 83 kurşun deliği olduğunu söyledi.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde üç yıl eğitim aldıktan sonra, burada devam etmek istemediğinden, sınavlara girerek Mülkiye’de yoluna devam etti.
Dev-Genç’in tüm halk içinde büyük bir etki yaratarak geliştiği dönemde Cevahir de kimi zaman kampüste, kimi zaman bir köyde mücadelenin önündedir. Fatsa’nın fındık mitinginde de, Aliağa’da işçi mücadelesinde de, Ege köylerinde de onun izleri vardır. Etkileyici ve ikna edici olduğunu anlatır arkadaşları; bu belki de bir yanıyla edebiyat ve şiire olan ilgisiyle ilgili olmalı. Doğu Anadolu Raporu ve Küba üzerine yazılarını da edebiyat yazılarının yanına eklemek gerekir…
Kısacası, Cevahir, Maltepe’de hayatı noktalanıncaya kadar devrimci bir militan olarak mücadele etti. Hayatını işçi sınıfının yoksul ve emekçi halklarımızın kurtuluş mücadelesine adadı. Örnek bir militan olarak yaşadı.
Nihayetinde O hepimize; Mark Twain’in, “Güvenli limanlardan ayrılmak cesaret ister. Ancak denizlerin fırtınalı dalgaları arasında yaşamın gerçek anlamını bulabilirsiniz”…
Irvin D. Yalom’un, “Kişinin ahlâklı yaşayabilmesi için kendisini toplumun ahlâkından kurtarması gerekir”…
Mahatma Gandhi’nin, “Yol, ne kadar uzak olursa olsun, ilk adımla başlar; gerisi, cesaret ve irade ile ilerler”…
Miguel de Cervantes’in, “Üstü başı yara-bere içindeki, herkesin alay ettiği adam, hâlâ, cesaretinin son damlasıyla erişilmez yıldıza ulaşmaya çabalıyor”…
Epikür’ün, “Ölümden korkmak anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz… Yoktum, varım, olmayacağım, umurumda değil”…
Konfüçyüs’ün, “Doğrunun ne olduğunu görüyor fakat onu yapmakta başarısız oluyorsanız eksikliğiniz cesarettir”…
Platon’un, “Aklınızda olanları hayata geçirecek kadar yüreğiniz yoksa, ömrünüz cesaretli insanların dedikodularını yapmakla geçer”…
Onat Kutlar’ın, “Yaşadığımız günlerin toprağına acının, yalnızlığın tohumları ekiliyor her gün ama yine de hiç unutmadan yapabileceğimiz bir şey var; bir insan elinin sıcaklığındaki dayanışmayı gerçekleştirmek. Her şeyi değiştirebilir bu,” aforizmalarını anımsatır.
* * * * *
Ve Mahir’ce yaşamların Kızıldere’de abideleştirdikleri fedakârlık, dayanışma, inanç, mücadeleden bugüne insan(lık)ı insan yapan devrimci değerler kaldı.
Herkesin malumu olsa da, tekrarlayayım: Kızıldere’de yaşanan, emperyalist-faşist güçlerin devrimci hareketin önünü kesmek için giriştikleri katliamdı. Devrimcileri imha ederek, toplumsal uyanış dalgasının önünü kesip bastırma girişimiydi.
Coğrafyamızdaki devrimci mücadele tarihinin kırılma noktalarından Kızıldere Katliamı, sosyalist harekette dayanışmanın önemini ve gücünü gösteren önemli olaylardandır.
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) önderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında idam cezasının geri çekilmesi için Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP-C) ve THKO’lu militanlar idamları engellemek için ortak eylem kararı aldı. Mahir Çayan, Hüdai Arıkan, Cihan Alptekin, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Ömer Ayna, Saffet Alp ve Ertuğrul Kürkçü 26 Mart 1972’de Ünye Radar Üssü’nde çalışan üç teknisyeni kaçırıp Tokat’ın Niksar ilçesi Kızıldere köyünde muhtar Emrullah Arslan’ın evinde saklandı.
30 Mart 1972’de Mahir Çayan ve 9 yoldaşı, Kızıldere’de üç İngiliz görevliyi rehin tuttukları evde kuşatıldı. Kuşatmada geçen günlerde hayatını kaybeden eski MİT görevlisi Mehmet Eymür de vardı.
Öğleden sonra saat 14.00’te Mahir Çayan evin çatısında görüşmeleri sürdürürken bir keskin nişancı tarafından katledildi. Ardından ev, ağır makinalı silahların da kullanıldığı çatışmada tarandı.
Mahir Çayan, Hüdai Arıkan, Cihan Alptekin, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Ömer Ayna ve Teğmen Saffet Alp ağır yaralı olarak ele geçirildiği Kızıldere Katliamı’nda kontrgerilla subaylarınca alnından vurularak öldürüldü.[15] Katliamdan sadece Ertuğrul Kürkçü sağ olarak kurtulabildi.
Miguel de Cervantes’in, “Cesaretini yitiren, her şeyini yitirmiş demektir,” saptamasını doğrulayan On’lar devrimci kararlılık ve dayanışmanın cüretkâr tarihi örneğini sergileyerek ölümsüzleştiler.
Kızıldere geleneği sonraki yıllarda hareketin yeniden yükselmesinde başat rol oynadı. Umudu büyüttü. Umudun, bir şeyin iyi sonuçlanacağına dair inanç değil, nasıl sonuçlanacağına bakılmaksızın bir şeyin mantıklı olduğuna dair kesinlik olduğunu kanıtladı.
* * * * *
Diyeceklerimi toparlıyorum…
Mahir’ce yaşayanlar için Vedat Türkali, “Yolun sonu yok ki… Öyle demez miydi o? Yol hep yeniden başlıyor. Biten biziz. Bitmemek için savaştığımız kadar insanız. Ölüm, hemen bitiverenler içindir,”[16] derken Karl Marx da ekler:
“Tarihte öyle anlar vardır ki, kitlelerin o andaki mücadelesi, umutsuz bir dava uğruna da olsa, o kitlelerin gelecekti eğitimi ve bir dahaki mücadele deneyimleri için gereklidir.”[17]
İşte tam da bunun için Mahir’ce yaşayanlardan Oktay Etiman, “Bir Devrimci öldüğünde bayraklar yarıya inmez fora çekilir. Çünkü devrimcinin cenaze töreni aynı zamanda bir bayrak töreni, bir devir teslim eylemidir,” der ve ekler:
“Devrimciler gerçek hayatta yaşayan eylemcilerdir. Bundan dolayı devrimcilerin bir efsane gibi değil, kendileri hayatta iken de hayattan ayrıldıktan sonra da hakikât içinde hakikâtlerin arasında yaşamış insanlar olarak algılanmalarını doğru bulurum…”
Hayal gücünün, cesaretin sesi On’lar tam da budur.
Umutsuzluğun panzehiridirler: Gerçekler iktidardakilerce çarpıtmışsa da, umut sözümüzün arkasında durmamızı mümkün kılıp, oturmamızı söylediğinde ayakta durmamızı, sessiz olun denildiğinde konuşmamızı sağlayanlar ve George Orwell’ı tashih edenlerdir![18]
“Yüzyıllar boyunca krallar, rahipler, derebeyleri, sanayici patronlar ve ebeveynler, itaatin bir erdem, itaatsizliğin ise bir ahlâksızlık olduğunda ısrar etmişler”[19] ise de insan(lık)ın en büyük yeteneği başkaldıran hayal kurabilmek olduğundan; gelecek düşleri “devrimin güncelliği”nden vazgeçmeyenlerindir…
Yani Mahir’ce yaşayanlarındır…
23 Aralık 2025 15:53:27, Muğla.
N O T L A R
[1] Pierre-Jean de Béranger.
[2] Ursula K. Le Guin, Yerdeniz Büyücüsü-Yerdeniz Üçlemesi 1, çev: Çiğdem İpek Erkal, Metis Yay., 1995.
[3] John Berger, Bir Fotoğrafı Anlamak, çev: Beril Eyüpoğlu, Metis Yay., 2014.
[4] Béla Tarr, Torino Atı Filmi’nden, 2011.
[5] Ulus Baker, Dolaylı Eylem, İletişim Yay., 2019.
[6] Augustinus, İtiraflar, çev: Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yay., 2010.
[7] “Ölümden sakınmak o kadar zor değildir, zor olan kötülükten sakınmaktır, çünkü kötülük ölümden daha hızlı koşar.” (Platon, Sokrates’in Savunması, çev: Tolga Eraslan, Sis Yay., 2013.)
[8] Diyojen, Sen Beni Aşağılayabilirsin Ama Ben Aşağılanmam, çev: Aslı Peker, Destek Yay., 2020.
[9] Bkz: i) Temel Demirer, “Mart’ın 10 Kızıl Karanfili (ve Anımsattıkları)”, Kaldıraç Dergisi, No:201, Nisan 2018… ii) Temel Demirer, “Kızıldere; Dünü Bugüne, Bugünü, Yarına Bağlar”, Kaldıraç Dergi, No:261, Nisan 2023… iii) Temel Demirer, “Ölümsüzlük Bağlamlı Kızıldere(miz)”, Kaldıraç Dergisi, No:213, Nisan 2019… iv) Temel Demirer, “Hadi Kararınızı Çabucak Verin Lütfen”, 20 Eylül 2014… https://temeldemirer.blogspot.com/2016/01/hadi-kararinizi-cabucak-verin-lutfen1.html v) Temel Demirer, “On’lara, On’ların Yoldaş(lar)na Dair…”, Kaldıraç Dergisi, No:132, Mayıs 2012… vi) Temel Demirer, “Esasa Müteallik Dört İtiraz(ım)”, Kaldıraç Dergisi, No:143, Mayıs 2013… vii) Temel Demirer, “Bizimkilerin Tarihsel Anlamı ve Güncel Önemi”, Kaldıraç Dergisi, No:120, Nisan 2011… viii) Temel Demirer, “Bugünde ‘68/ ‘71’i Anlamak”, Kaldıraç Dergisi, No:238, Mayıs 2021… ix) Temel Demirer, “On’ların Öğrettiği”, Kaldıraç Dergisi, No:147, Eylül 2013… x) Temel Demirer, “Kızıldere Tarihi(miz) Hepimizindir”, Kaldıraç Dergisi, No:177, Nisan 2016…
[10] Başak Canda, “Filizkıran Fırtınası”, Birgün Pazar, 2 Haziran 2024, s.8.
[11] Can Yücel, Rengâhenk, Yazko Yay., 1982.
[12] Haydar Ergülen, “Aşkla, Sana”, Birgün Pazar, 2 Haziran 2024, s.8.
[13] Mahir Çayan, Toplu Yazıları, Su Yay., 2008.
[14] Merdan Yanardağ, “Casus Kim?”, Birgün, 17 Kasım 2025, s.8.
[15] Ertuğrul Kürkçü, “Devlet ‘Sınıf Birincilerini’ Sevmez”, Yeni Yaşam, 5 Eylül 2024, s.10.
[16] Vedat Türkali, Mavi Karanlık, Cem Yay., 1987.
[17] Karl Marx, Paris Komünü Üzerine, Friedrich Engels-V. İ. Lenin, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1977.
[18] “Kitleler hiçbir zaman kendi arzularıyla ayaklanmazlar, salt zulüm gördükleri için de ayaklanmazlar. Gerçekte, karşılaştırma standartlarına sahip olmalarına izin verilmediği sürece, zulüm gördüklerinin dahi bilincine varmazlar.” (George Orwell, 1984, çev: Celal Üster, Can Yay., 2000.)
[19] Erich Fromm, İtaatsizlik Üzerine-Denemeler, çev: Ayşe Sayın, Kariyer Yay., 2001.

























































