Makaleler

Published on Ocak 23rd, 2026

0

Sünni Arapların Kürtlere sırt çevirmesi ne anlama geliyor? | Mehmed S. Kaya


Kürtler tarafından finanse edilen ve silahlandırılan, kendilerini Suriye Demokratik Güçleri adı altında örgütleyen Rakka ve Deyrizor’daki Sünni Arapların Kürtlere sırt çevirip silahlarını Kürtlere yönelttiği haberleri okuduğumda gerçekten şaşırmadım. Aklıma IŞID’ın Şengal’de 3 Ağustos 2014’te Yezidilere yönelik gerçekleşetirdiği katliam geldi. Bir Yezidi ailenin kamera karşısında şunları anlattığını hatırlıyorum:

“Yüz yıldan fazla bir süredir Sünni Arap bir aile ile komşu idik. Onlara tamamen güveniyorduk. Ama IŞİD geldiğinde, bu komşu aile bize ilk saldıran oldu. Aceleyle kaçtık. Ve Arap aile sahip olduğumuz her şeye el koydu.”

Sünni Arapların neden taraf değiştirdiği tartışmalıdır, çünkü bu olay şu soruyu gündeme getiriyor: Farklı etnik grupların birlikte yaşayamayacağının bir teyidi mi bu? Arap ihanetine kapı açan Kürt stratejisindeki kusurlar mı, yoksa Sünni Araplar, soy ve kültürel bağı bakımından en yakın oldukları gruba göre mi tercih yaptılar? Sünni Arapların yaptığı muhtemelen budur. Yani, soy ve kültürel olarak kendilerine yakın olanları seçtiler. Bu, “biz” ve “onlar” arasında bir ayrım derinleştirir. Bu durumda gruplar tercihlerini yaparken, soy ve kültürel bağı bakımından kime en yakın olduklarına göre karar verirler.  

Eğer mantık buysa, o zaman Kürtlerin mücadeleyi sürdürdüğü “halkların kardeşliği” sloganıyla ciddi sorunları olduğu sorusu akıllara getiriyor.

Bugün tanık olduğumuz olaylar, Kürtler ile sömürgeci güçleri arasındaki iki temel ideolojik farkı göstermektedir. Sömürgeci güçler Türkiye ve Suriye, kendi güçlerine ve kültürel üstünlüklerine ısrar etmektedir. Bu iki ülke, Kürtlerin varoluşsal temelini, yani kendi kaderini tayin hakkını “yok etmeyi” temel görevleri olarak görmektedir. Kürtlere kendi ideolojilerini, dillerini, kültürel değerlerini, eğitim sistemlerini vb. dayatmak istiyorlar. Kürtler ise buna karşı çıkıyor, çünkü sömürgeci dayatma Kürtler arasında aşağılık duygusu, ırkçılık ve kimlik çatışmaları yaratmıştır. Bu zorbalığa karşı Kürtler, varlıklarını, kültürlerini ve kimliklerini korumak istiyorlar. O zaman şu soru ortaya çıkıyor: Sömürgeci baskıdan kurtulmak için ne tür bir örgütlenmeye ihtiyaçları var?

Abdullah Öcalan’ın çözümü, Türk-Kürt birlikte yaşamı anlamına gelen tireli sosyolojidir. Ancak bu sorunludur, çünkü Kürtler ve Türkler aynı ön koşullara sahip değildir.

Tireli sosyoloji model, Suriye’nin kuzey ve doğusunda denendi ve iflas etti. Aslında bu bir ABD fikriydi. IŞİD ile mücadele etmek için Amerikalılar, Rojava Kürtleri ve Sünni Araplardan oluşan (SDG) örgütünü kurdular. Ve Kürtler bunu, kendileri ile Araplar, Türkmenler, Hristiyanlar ve Yezidiler arasında bir arada yaşamanın ideal modeli olarak tanımladılar. Ancak Kürtler ve Araplar arasında ortak hedefler, çıkarlar ve dayanışmaya dayanan bu kardeşlik modeli işe yaramadı. Arap aşiretleri ile yeni Şam yönetimi arasındaki akrabalık ilişkileri, etnik gruplar arasındaki dayanışmadan daha güçlü olduğuna şahit olduk.

Peki, Kürtler bundan sonra sömürgeciliğe karşı hoşnutsuzluklarını nasıl örgütleyebilirler?

Örgütlenmenin iki yolu var. Birincisi Kürtler örgütlenmelerinde “Halkların kardeşliği” ilkesinden vazgeçmelidirler. Halkın deyimiyle «burdan bir şey çıkmaz».

Sünni Araplarla yaşanan acı deneyimlerden sonra, daha homojen bir Kürt etnopolitik bilincine ve örgütlenmesine duyulan ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Bu da “Halkların kardeşliği” olarak kurgulanan paradigmaya açık eleştiri getirmeyi gerektirir.

Sünni Arap-Kürt örgütlemesi, yapay olarak oluşturulmuş bir kardeşlik modelinin başarısızlığının bir örneği olarak görülmelidir. Bu model en azından Kürt-Arap kardeşlik ittifakına uymadığını göstermiştir.

“Halkların kardeşliği” ilkesi birçok risk içeriyor

Abdullah Öcalan tarafından başlatılan ve son derece romantize edilmiş «Kürt-Türk kardeşliği» modelinin de sahada uyuşmadığı açıktır. Bu strateji, Kürtlerin sömürgecilikten kurtulması için doğru yol değil. Değişik grupların bir arada yaşama modeli, yüksek hoşgörü seviyesi nedeniyle birçok liberal Batı Avrupa toplumunda bir dereceye kadar işe yaramıştır. Ancak Türkiye gibi Türk-İslamcı faşizmin ve Suriye gibi Arap-İslam faşizmin egemen olduğu toplumlarda, farklı etnik gruplara karşı hoşgörü düzeyi düşük ve saygısızlık hakimdir.

Bunun en hassas noktası da belki üstünlük ilkesinden kaynaklanmaktadır. Ne Araplar ne de Türkler Kürtlerin kendileriyle eşit olduğunu kabul etmez. Kürtler, etnik çıkarların ve aidiyetin siyasette belirleyici olduğunu anlamalıdır. Hem Türk hem de Suriye siyaseti bu gerçeği ortaya koymaktadır. Kürtlerin, Araplar ve Türklerle birlikte yaşama ve uzlaşı arayışları devam etmesi halinde, onlara daha fazla can kaybına mal olacaktır. Bedeli daha da ağır olur. Ayrıca, Türk-İslamcı faşizmin Kürt sorununu çözeceği fikri de samimi görünmüyor.

İkincisi, kurtuluşun koşullarını Kürt toplumunun özünün veya doğasının özelliklerinde aramaktır. İnsanların kim olduklarına, hayatta kalmak için ne yapmaları gerektiğine, doğru ve yanlışın ne olduğuna dair farkındalıkları, yetiştikleri kültürde derinden kök salmıştır. Burada, gerçek ve samimi fikirlerden oluşan bir dünya vardır. Bu da bir etnik gruba veya topluluğa ait olma duygusu insanlara güvenlik, anlam ve kimlik kazandırır. Çünkü bir topluluğa ait olmak, güvenlik, tanınma ve kimlik için temel bir ihtiyaçtır; bir gruba veya “daha büyük bir biz”e ait olma duygusu ise birlik ve beraberlik için hayati önem taşır.

Kürtlerin, Sünni Araplardan aldıkları darbe, Türkleri çok sevindirdi, ancak Kürtleri daha da birbirine yakınlaştırdı. O zaman şu soruyu sormak gerekir: Kürtleri her şeyden daha çok birleştiren şey nedir?  

Bence ortak idealler, hayaller, ortak hedefler, ortak değerlere dayalı aidiyet ve yaşanan sömügeci baskıların deneyimi Kürtleri bir araya getiriyor. Suriye’nin Kürtlere ve onların onuruna yönelik saldırısı ve Kürtlerin buna verdiği tepki bunun bir örneğidir. Bu seferberlik, Kürtlerin kurtuluşunun nasıl organize edilmesi gerektiğine dair de temel fikirler sunmaktadır. Mesaj açık: Kendi ayaklarınız üzerinde durun, kendinize güvenin ve kendi varlığınızı koruyun.

Kürtleri demokrasi vaadiyle kandırıyorlar

Şimdi sömürgeci «efendilerimiz» Kürtleri demokrasi vaadiyle kandırmaya çalışıyorlar. Kürtler de bu vaadi şu şekilde formüle ettiler: Türkiye’de Kürt sorunu “Demokratik Cumhuriyet” ve Suriye’de “Demokratik Suriye”de çözülebilir. Saf Kürtler, tüm sorunlarımızın demokrasiyle çözüleceğine inanıyorlar. Ancak tablo, bazılarının inanmak istediği gibi değil.

Demokrasi herkes için hakları güvence altına alması gerekirken, Kürtler ve diğer azınlıklar dışlanabilir veya ayrımcılığa uğrayabilir. Çünkü demokraside çoğunluğun – yani Türk çoğunluğunun – egemenliği, diğer etnik grupların – yani Kürtlerin – görüşlerine daha az anlayış gösteriyor, bazen hiç göstermiyor ve bu da uzlaşmayı daha da zorlaştırıyor. Sonuçta, tüm kaynaklara sahip olan Türk çoğunluktur. Bu aynı zamanda azınlıklar için eşit muameleyi de baltalıyor.

Peki, asıl mesele ne?

Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’de birçok insan demokrasi ve adalet kavramlarını birbirine karıştırıyor. Bu insanlar demokrasinin tüm adaletsizlikleri çözeceğine inanıyorlar. Ama durum her zaman böyle değildir.

Sorun şu; demokrasi ideal olsa da, çoğunluk grubunun egemenliği, gücün yoğunlaşması ve güçlü ile zayıf gruplar arasındaki eşitlik sorunları nedeniyle pratikte vaatlerini yerine getirmekte zorlanmaktadır. Çünkü demokrasi sadece siyasetten ibaret değildir. Güç, sorumluluk ve kontrolle, toplumun devlet içinde, kurumlarda ve günlük yaşamda nasıl örgütlendiğiyle ilgilidir.

Etnik gruplar arasındaki artan kutuplaşma, artan eşitsizlik ve otoriter eğilimler demokratik sistemleri zorlamaktadır.

Demokrasi ile Adalet farkı

Demokrasi, halkın seçimler ve katılım yoluyla iktidara sahip olduğu bir yönetim biçimidir; adalet ise eşit muamele ve temel haklarla ilgili etik bir ilkedir ve demokrasi içinde güvence altına alınması gereken bir idealdir, ancak her zaman garanti edilmez; bir demokrasi baskıcı yasalara sahip olabilir, ancak adil bir toplum, özellikle bağımsız mahkemelerle hukukun üstünlüğü yoluyla tüm vatandaşların haklarını koruyan bir demokrasidir.

Türklerin gelecekte yargı ve demokratik gelişmeye kesinlikle hakim olacağı göz önüne alındığında, Kürtlerin adil taleplerinin karşılanacağının garantisi yoktur. Bu nedenle Kürtler, demokrasi talebinden ziyade somut haklar talep etmelidir.

Özgür ve adil seçimler demokrasinin bir diğer temel koşuludur, ancak Türkiye’deki seçimler adil bir şekilde yapılmıyor. Resmi olarak Türkiye’nin seçilmiş bir parlamentosu var, ancak gerçek güç cumhurbaşkanlığında. Kemalistlerde ülkeyi yönetirken, güç ordudaydı. Kendini demokratik olarak adlandıran Türkiye’de büyük sorunlar yaşandı. Devlet kendi vatandaşlarına karşı ciddi ihlallerde bulundu. Roboski katliamı, temel insan haklarının ciddi bir ihlaline örnektir.

Özetle; Sünni Arapların Kürtlere sırt çevirmesi, bize başka bir etnik grupla ittifak kurma fikri ve deneyi feci şekilde başarısız bir deneyim olduğunu gösterdi. Çünkü Kürtler ve Sünni Arapların farklı aidiyetleri, idealleri ve hedefleri var. Bu bize şunuda ıspatladı: Farklı etnik gruplara ait olma duygusu, amaçlanan hedefe ulaşmayı sağlamaz. Bu hedefe ulaşmak için grupların ortak ideallere, hayallere, ortak amaçlara ve ortak değerlere dayalı aidiyet duygusuna sahip olmaları gerekir. Yaşanan deneyimler bize Kürtlerin «Türkiyelileşme» veya «Suriyelileşme» fantezilerinden vazgeçmemizi ve kendi özümüze dayanarak örgütlenmemizi gerektiğini öğretti. Umarım siyasetçilerimiz yaşananlardan ders çıkarır ve kendilerini geleceğe yönelik yeniden organize ederler.


*Mehmed S. Kaya: Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Norveç Inland Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.


Mehmed S. Kaya – 23.01.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑