Savaş ve Aleviler | Aziz Tunç
Bölgeyi kan gölüne çeviren bir savaş yaşanmaktadır. Savaşlar, toplumları derinden etkileyen, fiziksel yıkımların yanında aynı zamanda kültürel, inançsal ve toplumsal kırılmalara da yol açan kanlı, acılı süreçlerdir.
Alevi toplumu, tarafı olmadığı bir savaşın tam ortasında bulunmaktadır. Çocuk istismarcısı Trump ile siyonist Netanyahu’nun İran mollalarına karşı başlattığı savaş, bölgede yaşayan bütün halkları ve bütün dünya ezilenlerini etkilemektedir.
Elbette aynı şekilde bu savaş, her süreçte Alevileri de etkileyecektir. Mevcut durumda bölgede yaşayan Aleviler, doğrudan etkilenmiyorlarsa bu, savaşın sadece füzelerle ve İHA’larla sürdürülüyor olmasından kaynaklanmaktadır.
Kaldı ki buna rağmen savaş bölgesinde yaşayan her süreçte Aleviler, bu savaştan değişik biçimlerde etkilenmektedirler. Savaşın devamında bu etki çok daha yakıcı biçimde görülecektir. Çünkü savaşlarda farklı kimliklerde ve farklı inançlarda toplumlar risk altında olmuşlardır.
O nedenle bu savaş, Aleviler için yaşamsal tehlikeler taşımaktadır.
Savaşın yanında Alevileri etkileyen başka gelişmelerin de yaşandığı bilinmektedir. Suriye’de DAİŞ’çi HTŞ’nin Alevilere yaşam hakkı vermek istemediği, bu amaçla önümüzdeki süreçte daha önce yaptığı gibi soykırımcı saldırılara başlayacağı açıktır.
Türkiye ve Kürdistan’da da Alevilere yönelik olarak yoğun bir asimilasyon uygulamasının aksatılmadan sürdürüldüğü bilinmektedir.
Bölge devletlerinin her süreçte Alevilere yönelik kanlı bir nefret ve düşmanlık içinde davrandıkları cümlenin malumudur. Suriye’de HTŞ’nin, İran’da molla rejiminin, DAİŞ’çi Türk devletinin Alevilere yönelik sürekli ve sistemli saldırılar geliştirdikleri göz önündedir.
Bu durumda ve savaş koşullarının sunduğu fırsatlar değerlendirilerek, bu devletlerden herhangi birisinin veya hepsinin Alevilere yönelik soykırımlara yönelmeleri yabana atılacak bir ihtimal değildir. Alevilerin içinde bulunduğu sınırlılıkların bu ihtimali güçlendirdiğini, soykırımcı güçleri cesaretlendirdiğini de unutmamak gerekiyor.
Buna karşın Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan Alevi toplumu ve kurumları, birçok ortamda ve birçok yöntemle bölgede sürdürülen savaşa karşı güçlü bir itiraz geliştirmiş, tutum almışlardır. Ne İranlı mollalardan yana ne de ABD-İsrail emperyalist siyonistlerinden yana olmadıklarını ortaya koymuşlardır.
Ancak nasıl değerlendirdiğimizden bağımsız olarak belirtmek gerekir ki bu yeterli değildir. Ne yazık ki her süreçte Alevi toplumu, bütün bu riskli duruma rağmen yeterince örgütlü ve böylesine yok edici saldırılara karşı donanımlı değildir.
Alevilerin bu savaşı yaratmadıkları, bu savaşı istemedikleri doğrudur. Ama bütün bunlara rağmen savaş, en çok örgütsüz olanları veya donanımlı olmayanları, özsavunma yöntem ve araçları geliştirmemiş olanları vuracaktır.
O nedenle Aleviler, bu savaşı, Suriye’de HTŞ’nin soykırım saldırılarını, Alevi toplumunun ve kurumlarının bütün itirazlarına rağmen Türk devletinin asimilasyon uygulamalarında ısrarcı olmasını göz önüne alarak yeni bir durum değerlendirmesi yapmak durumundadırlar. Veya böyle bir değerlendirmenin yapılması yanlış olmayacaktır.
Öncelikle bölge ölçeğindeki devletler tarafından yapılan sistemli ve sürekli saldırıların değerlendirilmesi, Alevi toplumunun içinde bulunduğu durumun anlaşılmasında ufuk açıcı olacaktır.
Aynı şekilde bu saldırılar göz önüne alınarak ihtiyaca uygun bir örgütlülüğün gündeme alınmasında büyük fayda bulunmaktadır.
Alevilerin yeni ve özgün bir örgütlenme çalışmasına hazırlıklı olmadığı düşünülebilir. Evet, böyle düşünmenin haklılık payı vardır. Ancak hazırlık içinde bir yerden başlanması gerekiyor. Böylesine orijinal ve farklı bir misyonu olan bir örgütlenme modelinin ve bu yönlü bir çalışmanın kolay olmayacağı söylenebilir, bu da doğrudur. Ancak yaşamsal bir sorunun ele alınmasında zorluklar, sorumluluklardan vazgeçmek için değil, aşmak için gündem yapılır.
Meseleye bu çerçeveden bakıldığında Alevilerin yapabileceklerinin az olmadığı görülebilir. Öncelikle hem sorunların tanımlanmasında hem çözüm yollarının değerlendirilmesinde hazır reçeteler aramamak gerekiyor. Bu yöntem hem gerekli değildir hem yanlıştır, yanıltıcıdır.
Bunun yerine mevcut Alevi kurumları, dedeleri, babaları, pirleri, anaları ve kurum yetkilileri, Alevi aydın ve sanatçıları, kendi koşullarında yapabilecekleri ve etkili olabilecekleri mücadele yöntem ve araçlarını belirleyerek harekete geçebilirler.
İlk olarak Aleviler mevcut durumu değerlendirerek hem kendilerine yönelik asimilasyon ve soykırım saldırılarını püskürtmek hem de inançlarını özgürce yaşamak ve yaşatmak görevini önlerine koyabilirler. Bunun için daha güçlü bir mücadele perspektifi üretmeleri gerektiğini tespit ederek çalışmalara başlayabilirler.
Bunun devamında Alevilerin, özsavunma yöntemini, bu yönteme uygun bir örgütlenme modelini, bunun gerekli ve mümkün olup olmadığını bütün boyutlarıyla ele alması, tartışması kaçınılmaz olacaktır.
İşte bu nedenle Alevilerin, bu konularda daha donanımlı olan Kürtlerle iş birliği yapmaları daha da gerekli ve zorunlu olmaktadır. Hem ezilen iki toplumsal kesim olarak savaşa, zulme ve her türlü gericiliğe karşı ortak mücadele etmek hem de birbirimizden öğrenmek için buna ihtiyaç olduğu ortadadır.
Bu vesile ile şu noktalara da değinmek gerekir. Birincisi, Alevilerin hümanist olmaları yanlış değerlendirilmemelidir. Elbette Aleviler insandan yanadırlar. Ancak bu gerçek, Alevilerin her türlü zorbalığa ses çıkartmayacağı, itiraz etmeyeceği anlamına gelmemektedir.
İkinci olarak mart ayı, biz ezilen toplumsal kesimlerin hepsi için büyük acıların yaşandığı bir ay olmuştur. 11 Mart 2014’te “15’inde Berkin Elvan” Türk devletinin polisleri tarafından katledilmiştir.
12 Mart 1971 darbesiyle başlayan bu katliamcı süreç, 30 Mart’ta Kızıldere’de Mahir Çayan ve on devrimcinin katledilmesiyle devam etmiştir. 12 Mart 1978’de devlet eliyle Gazi Mahallesi katliamı yaşatılmıştır. Yine 12 Mart 2004’te Kamışlı’da Kürt halkına yönelik bir soykırım uygulanmıştır. 13 Mart 1982’de Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun ve Necati Vardar, 12 Eylül faşist diktatörlüğü tarafından idam edilmişlerdir. 16 Mart 1978’de Beyazıt Üniversitesi’nde devrimci öğrencilerin üzerine bomba atılarak yedi öğrenci katledilmiştir. 16 Mart 1988’de Halepçe’de Saddam Hüseyin kimyasal gaz kullanarak binlerce Kürt’ün katline yol açan bir soykırım saldırısı gerçekleştirmiştir.
Bütün bu saldırılarda katledilen yoldaşları ve halkımızı saygıyla anarken, katliamcı, soykırımcı, faşist sistemin ve sahiplerinin mutlaka hesap vereceklerine olan inancımı belirtmek istiyorum. Bunca acılardan zafer yaratmaya mecbur ve mahkûm olanlara şan olsun.
Son olarak bütün okuyucularımızın ve dostlarımızın Newroz Bayramı’nı kutluyor, naçizane herkesi Newroz ateşini birlikte harlamaya davet ediyorum.
Aziz Tunç – 20.03.2026
























































