Makaleler

Published on Mart 13th, 2026

0

Kadına yönelik şiddetin yatağı kapitalizmdir | Sibel Özbudun


“Kadınların başkaldırması,
insanlığın başkaldırması demektir.”[2]

Birleşmiş Milletler Örgütü’nün son verileri (19 Kasım 2025), yeryüzünde 840 milyon kadının -yani 15 yaş üzeri yaklaşık her üç kadından birinin- yaşamlarında en az bir kez, partneri ya da başka birinden cinsel ya da fiziksel şiddet gördüğünü gözler önüne seriyor. İşin daha da vahim yanı, bu oranın, onca “farkındalık” gösterisine, onca uluslararası ve ulusal karara, düzenlemeye, onca yayına rağmen son 20 yıldır hemen hiç değişmemiş olması. Fiziksel ve cinsel şiddetin, kurbanlarında yol açtığı depresyon, kaygı bozuklukları, istenmeyen gebelikler, cinsel yoldan bulaşan hastalıklar ve HIV gibi, uzun vadeli yıkıcı sonuçlar da cabası…

Yaşamı boyunca en az bir kez partneri olmayan bir kişiden cinsel şiddet gördüğünü bildiren 15 yaş üzeri kadınların sayısı ise, tüm dünyada 263 milyonu buluyor: dünya 15+ yaş kadın nüfusunun yüzde 8’i…

Şiddetin en üst boyutu, kadın cinayetleri de bir afet boyutunda: Yalnızca 2024 yılında dünyada 50 000 kadının partneri ya da bir aile bireyi tarafından öldürüldüğü bildiriliyor: günde ortalama 137 kadın… Orta çapta bir savaş zayiatı!

Kadına yönelik şiddet, ya da son yıllarda kullanıma giren “toplumsal cinsiyet temelli şiddet” (nihayetinde şiddetin bu türü yalnızca kadınları değil, LGBTI+ bireyleri de etkiliyor) bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye değişkenlik göstermekte: Düşük gelirli kesimlerde, çatışmalardan etkilenen ve iklim risklerine açık bölgelerde toplumsal cinsiyet temelli şiddetin çok daha yüksek oranlarda seyrettiği gözlemleniyor.[3]

Feministler Ne Diyor?

Bu noktaya bir mim koyalım; çünkü bu değişkenlik “toplumsal cinsiyet temelli şiddet”in kamuoyunun ve de devletlerin gündemine gelmesinde asli rol oynayan feminizmin şiddete ilişkin tanımlarının zaaflarını açığa çıkartıyor.

Nedir bu tanım(lar)? 1995’deki Pekin Konferansı’na katılan bir feministin ağzından dinleyelim: “Pekin Konferansına katıldığımızda, ataerkinin ikinci sınıf yurttaşlar sayılmalarına sağlayacak ölçüde kadınları ezen ve baltalayan bir sistem olduğu konusunda çok nettik. Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet (KKÇYŞ) konusunda politize bir anlayışımız vardı. Bu, bir vakum içinde kadınların başına gelen bir şey değildi, kadınlar ona erkeklere ilişkin olarak maruz kalıyorlardı. Birileri bundan yararlanmaktaydı. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği erkeklerle kadınlar arasında eşitsiz güç demekti. KKÇYŞ’den söz etmek bu güç eşitsizliğinden kimin yararlandığını açıklamıyordu, bu nedenle vites değiştirip kadınların madunluğunun merkezinde yer alan güç politikasını vurgulamak amacıyla toplumsal cinsiyetten söz etmeye başladık. Toplumsal cinsiyet terminolojisine erkeklerle kadınlar arasındaki güç ilişkilerini, bunların erkekleri nasıl ayrıcalıklı kıldığını ve nasıl eril-merkezli bir dünya yarattığını vurgulamak üzere başvurulmaktaydı.”[4]

Klasik feminist yaklaşım, evrensel ve “tarihdışı” bir “kadın-erkek” çelişkisinden kalkınıp “patriyarka” adını verdikleri bir sistemde istisnasız bütün kadınların erkeklerin tahakkümü altında olduğunu ve/veya onlar tarafından sömürüldüğünü bir önkabul olarak benimser. Feminist tahlile göre erkeklerin kadınlar üzerinde uyguladığı şiddet bireysel, rastlantısal ya da arızi değil, bu tahakkümü/sömürüyü sürdürebilmek amacıyla erkeklerin kolektif olarak uyguladığı sistemli bir yaptırımdır.

Ancak bu tahlili benimsediğinizde, çok BMÖ’nün bile gözünden kaçmayan belirgin bir çapraşıklığı çözümsüzlüğe mahkûm kılmış olursunuz: eğer şiddet topyekûn erkeklerin bütün kadınlar üzerindeki tahakkümünü sürdürmenin aracıysa, farklı ülke, sınıf ve etnisiteden kadınların farklı ölçülerde şiddet görmesi, bazılarının hiç görmemesi durumunu (unutulmasın; BMÖ verilerine göre her üç kadından biri yaşamı boyunca en az bir kere, toplumsal cinsiyet temelli şiddet görüyor. Üçte iki ise bu şiddetten pay almıyor!) açıklamak zorlaşacaktır. Ya da LGBTI+ bireylerin (kimi zaman aynı biyolojik cinsten olan patnerleri tarafından) uğradığı şiddet böylesi bir açıklama çerçevesinde görünmezleşmektedir.

Feminist hareket içinde yer alan kadınların bir kesimi (anaakım feminizm içinde yer almayan “beyaz-orta sınıf-Batılı” olmayan kız kardeşlerinin haklı itirazları sonucu) bu bariz çelişkinin farkına vararak yeni arayışlar içerisine girdi. “Siyahi feminizm”, “Hıristiyan-Müslüman vb. feminizm”, “sosyalist feminizm”, “queer feminizm” vb. “azınlık feminizmleri” anaakım feminizmiyle yollarını ayırırken, feminist kuramcıların bir kısmı, hareket içerisindeki bu krizi aşmak için “kesişimsellik” (intersectionalism) olarak adlandırılan bir çerçeveye müracaat eder oldular.

“Kesişimsellik” kuramı, kişilerin konumlandığı farklı kategorilerin/statülerin birbiriyle kesişmesinin, onların iktidar karşısındaki konumlarını farklılaştırdığını ve sömürü ve tahakküme farklı ölçülerde maruz kalmalarına yol açtığını öne sürer. Kesişimsellik kuramcılarından Patricia Hill Collins bu kuramı “ırk, toplumsal sınıf, toplumsal cinsiyet, cinsellik, etnisite, ulus ve yaş sistemlerinin, Siyah kadınların deneyimlerini şekillendiren ve onlar tarafından şekillendirilen bir toplumsal örgütlenişin karşılıklı olarak birbirini inşa eden hatlarını oluşturduğunu” söylemektedir.[5]

Kimlik Eksenli Açıklamalar Yeterli mi?

Bu kuramla, örneğin kırsal kökenli, yoksul ve yaşlı bir Kürt kadının, kentli, yüksek öğrenimli, meslek sahibi, orta sınıf mensubu genç bir “Beyaz Türk” kadına göre çok daha yoğun ve katmanlı tahakküm altında yaşayacağını, şiddete çok daha açık olacağını öngörmek olanaklı olmaktadır.

Buna karşın, kesişimsellik kuramı, mücadele ekseninin, sınıf paradigmasından kimlik paradigmasına doğru kaymasında etken olmuştur: farklı aidiyet alanlarının kesişmesiyle biçimlenen bir hâl, kaçınılmaz olarak tikelleşmiş (giderek tekilleşmiş), atomize olmuş kimlik modalitelerini çıkartacaktır ortaya: genç, lezbiyen, siyahi işçi kadın; kaçak göçmen, çocuklu, dul, heteroseksüel, işsiz kadın; kentli, yüksek eğitimli, serbest meslek sahibi, orta-üst sınıf mensubu kadın; bedensel engelli, dul, yaşlı, yoksul kadın; Müslüman, tarikat mensubu, kasabalı ev kadını…

“60’lı, 70’li yılların kimlik politikaları kapitalizm ilişkilerindeki tikel bir moment ya da belirleyici bir noktayı potansiyel bir evrenselle karıştırır. Dahası, tezahürle öz arasındaki kopukluğu yeniden üretir. Kapitalizm koşullarında tikel ile evrensel, öz ile tezahür arasında bir çelişki vardır. Yabancılaşmış bireyler olarak görünürüz (otobüs sürücüsü, kuaför, kadın, vb.) oysa özde pek çok emek biçimine yetili çokyönlü bireylerizdir. Kimlik politikaları bu çelişkinin bir yönünü destekler ve “kadınlık”, “siyahilik” ya da “siyahi lezbiyenlik” temelinde kolektif mücadeleyi öngörür. (…) Başlangıç noktası ve hedef tek yönlü ise, ırksallaşmış ya da toplumsal cinsiyetlendirilmiş toplumsal ilişkileri lağvetme olanağı yoktur. Kimlik politikalarının destekçileri için (aksi iddialarına karşın) toplum içinde bir tezahür biçimi olan kadınlık, doğal, statik bir ‘kimlik’e indirgenmiştir. ‘Kadınlık’ gibi toplumsal ilişkiler, statik nesneler, ya da ‘kurumlar’ hâline gelir. Toplum bu nedenle doğal özelliklere dayalı bireyler ya da sosyolojik gruplar hâlinde örgütlenir. Bu nedenle de, kimlik politikaları altında tek olası mücadele eşit dağıtım ya da bireycilik üzerine temellenir…”[6]

Bir başka deyişle, kimlik politika ve mücadeleleri, doğaları gereği, -örneğin kişi ya da grupların tikel bir yönünü (etnisite, sınıf, ulus, toplumsal cinsiyet, yaş, bedensel durum ya da bunların olası kesişmelerinin meydana getirdiği statü) vurgulayarak onlar için eşitlik ya da tanınma talep etmenin ötesine geçemez. Kimlik mücadeleleri, sınıf temelli mücadeleler gibi nihai olarak sınıfların ilgasını değil, kimliğin konsolidasyonunu hedefler…

Kimlik vurgulu politikaların bir başka handikapı da, kesişen statüleri (ya da daha doğru bir deyişle tahakküm modalitelerini) birbiriyle ilişkinsiz, yalıtılmış kendilikler olarak ele almasıdır. Böylelikle “ırk/etnisite”, “(toplumsal) cinsiyet” ve “sınıf” birbirinden bağımsız olarak etkiyen ve rastlantısal olarak çakışabilen/kesişebilen kategorilerdir. Birinin diğeri üzerinde bir belirleyiciliği/biçimlendiriciliği yoktur, ancak farklı kesişim momentleri, farklılaşmış tahakküm biçimlerine yol açar.

Kapitalizm ve Eşitsizlik

Oysa birer tahakküm modalitesi olarak ırk ve toplumsal cinsiyet kategorileri, tarihin dışında değil, üretim tarzı ve ilişkileri içerisinde biçimlenmiştir. Örneğin ırk/çılık doğrudan sömürgeciliğin ya da bir başka deyişle, kapitalizmin merkantil birikim evresinin ürünüdür. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği sınıflı toplum şafağında biçimlenmiş ve üretim tarzları değiştikçe sömürü ve egemenlik ilişkilerine uyarlanacak şekilde değişikliğe uğramıştır.

Bu nedenledir ki kadına yönelik (ya da toplumsal cinsiyet temelli) şiddete kimlik eksenli ya da kesişimsel (feminist) yaklaşımlar şiddetin bağlamını açıklamada eksik kalır. Şiddet görüngüsünü ekonomi politik bağlamında ve sınıfsal temelli olarak ele alan Marksist bir yaklaşımın bu konuda daha bütüncül bir kavrayış sunacağı kanısındayım. Bir başka deyişle, günümüzde bir pandemi gibi tüm dünyayı saran bu görüngüyü, “Kapitalizm ve Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddet” başlığı altında ele almak daha doğru ve açıklayıcı olacaktır.

Böylesi bir başlık altında da öncelikle, kapitalist üretim tarzında toplumsal cinsiyet temelli şiddeti mümkün ve de gerekli kılan yapısal nedenlere bakmak gerekecek.

Kadın-erkek eşitsizliği, hiç kuşku yok ki, kapitalizmle başlamadı. Kapitalizmi mümkün kılan tüm eşitsizlikler gibi (kır-kent, merkez-çeper, kafa-kol emeği…) kadın erkek eşitsizliğini de kapitalist sistem kendini önceleyen üretim tarzlarından devraldı ve kendi sürdürümünü sağlayacak biçimde dönüştürerek temellük etti.

Açımlayayım: Kadın-erkek eşitsizliğinin tarihi çok eskilere dayanır. Bu tarihi iklimin köklü biçimde değiştiği, soğuk iklime uyarlı iri av hayvanlarının ortadan kaybolduğu, dolayısıyla da avcı-toplayıcıların bir besin kriziyle karşı karşıya kaldığı Buzul Çağı sonlarına dek götürenler de vardır[7], izini insan topluluklarının toprağı (ortaklaşa) temellük ettiği hortikültüralistlere dek sürenler de[8], F. Engels’i izleyerek özel mülkiyetin şafağına ve meta üretimine yerleştirenler de[9]… Açık olan, kadın erkek eşitsizliğinin küresel ölçekte, bir sınıfsal iktidar aracı olan devletle birlikte kurumsallaşıp yapısallaştığı. Ve tarih boyunca birbirinin yerini alan üretim tarzları tarafından yeniden üretildiği…

Sınıfsal iktidara ve spesifik (veya eklemli) bir sömürü biçimine dayanan tüm toplumlarda kadın erkek eşitsizliğinin, eril üstünlük ve tahakkümün özgül bir görünümünü teşhis etmek mümkündür. Ve bu eşitsizlik, söz konusu üretim tarzı içerisindeki sömürü ilişkilerini ve iktidar hiyerarşilerini destekleyecek bir tezahür edinir. Bu tezahür zaman içinde iktisadi, siyasal, toplumsal değişimler uyarınca değişebilmektedir elbette, ama bir sınıfın varlığını diğer sınıfları sömürmesine dayalı toplumsal formasyonlarda, tam bir kadın-erkek eşitliği söz konusu olamaz. Ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin kökeninde, bu yapısal eşitsizlik yatmaktadır.

Nasıl mı?

18. yüzyıl sonlarında buharla çalışan makineleri devreye sokarak üretim kapasitesini eşi görülmemiş biçimde arttıran kapitalist üretim tarzı, toplumsal yaşamı, özellikle de toplumsal cinsiyet rollerini köklü biçimde değiştirdi. O güne dek esas olarak hane içinde gerçekleştirilen üretimci faaliyetler, haneden ayrılarak onlarca, yüzlerce, giderek binlerce işçinin çalıştığı atölyelere, fabrikalara taşındı. Böylelikle hane (ve içinde yaşayanlar, yani geniş ya da çekirdek aile) üretimci birim olmaktan çıkıyordu.

“Sanayi devrimi” olarak tanımlanan bu gelişmenin kadınlar açısından bir başka asli getirisi de, önceleri kas gücü gerektiren üretimci faaliyetlerin makinelerce üstlenilmesi sonucu, kadınların bu yeni kitlesel üretime yığınsal olarak katılmasının önünü açmasıydı. Yeni “patronlar” sınıfı bu ince parmaklı, dikkatli, kanaatkâr, kaderci işgücüne çabucak ısındı.

Çünkü yığınlar hâlinde meta üretimine katılan kadınlar, yakın bir zaman önce kırsaldan koparak kentlere göçmüş, Tanrı’ya, (feodal) Efendi’ye, Koca’ya itaati görev bellemiş kırsal kesim kadınlarıydı. Erkeklere göre çok daha düşük ücretlerle, daha uzun süreler gıklarını çıkarmadan çalışıyor, özellikle buharlı makinelerin ilk kullanıma girdiği dokuma atölyelerinde ince ve esnek parmakları ve dikkatli gözleriyle harikalar yaratıyorlar, ya da bir başka deyişle patronları için muazzam bir artı değer üretiyorlardı. Üstelik, sağlıkları hızla bozulduğu, ya da sık sık doğum yaptıkları için, yerlerini daha ucuza, daha uzun süre çalışmaya razı yeni (kadın) emekçilere bırakarak hızla terk ediyorlardı istihdam piyasasını. Böylelikle de, süreç içinde işçi sınıfı mücadeleleriyle kazanılacak kıdem tazminatı, emeklilik hakkı, işsizlik sigortası gibi haklardan yararlanamıyor, hatta bunları talep etmeyi dahi akıllarından geçirmiyorlardı. Ya da kriz zamanlarında ilk işten çıkartılanlar oluyorlardı.

Dedim ya, burjuvazi, bu eşitsizliği sevdi… O kadar çok sevdi ki, kadın işçi istihdamının (ki bu istihdam, kadınların ve 3-4 yaşından itibaren çocukların boğaz tokluğuna, havalandırmasız, rutubetli, izbe atölyelerde günde 13-14 saat çalıştırılması şeklinde gerçekleşiyordu) sosyal maliyetinin yüksek olduğunu gördüğünde, sözüm ona “kadın işçileri korumak” adına, erkeğin dışarıda çalıştığı, kadının ise ev işleriyle uğraşıp çocuklara baktığı “çekirdek aile modeli”ne dayalı “aile ücreti” kavramını geliştirerek kadın-erkek işbölümünü tescilledi. Kuşkusuz, “aile ücreti” uygulaması kadın işçilerin çalışmasını engellemedi; onlar kendilerini ve ailelerini kronik yoksulluğa karşı koruyabilmek için üç kuruşa yıpratıcı koşullarda çalışmayı sürdürdüler. Ama “aile ücreti” uygulaması kadın ücretlerinin düşüklüğünün yanı sıra, bir de ideolojik bir işlev üstlendi: ücretli bir işte çalışsın-çalışmasın, kadınların asli görevinin ev işleri olduğunu tescil etti. Bununla birlikte, erkeğin hanenin “ekmek getiricisi” rolünü de pekiştirerek erkek-kadın hiyerarşisini yeniden kurmuş oldu.

Kapitalist sistemin, buhar gücüyle çalışan makineleri devreye sokup üretim ölçeğini muazzam ölçülerde arttırmasının bir sonucunun, kadınların konumu açısından asli önem taşıyan hane ile işyerinin birbirinden kesin hatlarla ayrılması olduğunu yukarıda vurgulamıştım. Bu aynı zamanda üretim ile tüketim, daha doğru bir deyişle “yeniden üretim”in ayrışması anlamına geliyordu. Prekapitalist çağlarda her ikisi de içiçe büyük ölçüde hane içinde, aile bireyleri tarafından gerçekleştiriliyorken, makinelerin üretime dahil olmasıyla birlikte üretim fabrikalara, atölyelere, yani hanenin dışına taşınmıştı. İşgüçlerini patronlara satarak karşılığında ücret alan (kadın ve erkek) işçiler tarafından gerçekleştiriliyordu. Bir işçinin ertesi gün işe gidebilmesi için gereken tüketimi mümkün kılan tüm faaliyetlerin yanısıra, gelecek işçi kuşaklarının da bakımı, yetiştirilmesi, üretim sürecinin dışına düşmüş yaşlı ve hastaların, engellilerin bakımını içeren yeniden üretim ise hanelerde ve büyük ölçüde kadınlar tarafından herhangi bir ücrete tabi olmaksızın gerçekleştirilmekteydi. Bir başka deyişle;

“Yeniden üretim alanı, sadece sevgi, şefkat ve özveri biçimleri olmayıp, kendileri de birer tipi olan faaliyetlerden oluşur ve kapitalizmde bu faaliyetler, çoğunlukla kadınlar tarafından yerine getirilecek tarzda dayatılıp toplumsal olarak inşa edildiklerinden, cinsiyetlendirilmiş bir boyuta sahiptir. Ücretli emek biçimleri -yani metalar üretip kârın yaratılmasını mümkün kılan emek- üretimin formel-iktisadi alanında gerçekleştirilirken, işgücünü ve hayatı üreten yeniden üretimci iş biçimleri ancak kısmen o alanda, (kapitalizmin refah düzenlemelerine daha çok yöneldiği dönemlerde) kısmen kamusal-devlet alanında gerçekleştirilmektedir; ama çoğunlukla işçi sınıfı hanelerinde ücretsiz iş olarak kadınlara dayatılır. Bu nedenledir ki bu iş, esas olarak dar anlamıyla üretim sistemi dışında gerçekleşir, kadın denilen varlıklara işlenmiş, sözüm ona doğal bir şey olarak inşa edilir ve genelde iş olarak görülmezdir. Kadınların bulaşık yıkaması, yemek yapması, çocuk doğurup büyütmesi, bu arada hane içinde milyonlarca başka ayrıntıyla uğraşmasının emek değil, sevgi tezahürü olduğu sorgusuz sualsiz kabul edilir. Cinsiyetlendirilmiş olan ve bu hâliyle hane ve aile alanına daha fazla itilen yeniden üretimci iş, doğrudan sermaye için artı değer yaratmaz ama kapitalistlerin, ceplerinden bir kuruş çıkmaksızın işçilerin kendilerini yeniden üretmesine güvenebilecekleri olgusuyla, sermayeye destek olur. Düzenleme kârın büyümesini engellememek ve sermayeye avantaj sağlamak için tam da bu şekilde oluşturulmuştur. Toplumsal yeniden üretim kuramı böylelikle ücretli emekle yeniden üretimci iş arasındaki içkin ilişkiyi Marksist emek teorisi çerçevesine başvurarak açıklamaya çalışır. (…) Toplumsal cinsiyet temelli tahakküm bu nedenle kapitalizm içinde yapısal bir yere sahiptir ve -daima ırksallaşmış ve heteroseksüelleştirilmiş olan- sınıf sömürüsü ve sistemin olasılık ve süreğenliğinin koşulları olan diğer tahakkümlere kopartılamaz biçimde bağlıdır.”[10]

Yani kadınlar ucuz işgücü kaynağı olmanın yanısıra, çocuk doğurarak, çocukları yetiştirerek, yemek yapıp bulaşıkları yıkayarak, evi temizleyerek, çamaşır yıkayıp ütü yaparak, hasta ve yaşlılara bakarak ve daha nice işi herhangi bir ücret almadan gerçekleştirirken, kapitalist patron(lar) için sömürerek üzerinden devasa kârlar devşirecekleri işgücünü (işçileri), kapitalist devlet içinse savaşa süreceği askerleri, vergi salacağı mükellefleri üretmektedir: her ikisinin de cebinden tek kuruş çıkmadan…Tekrarlamakta fayda var; özgürlük ve kardeşliğin yanısıra, “eşitlik” şiarıyla feodaliteye başkaldıran kapitalist sistem, diğer eşitsizlik biçimlerini olduğu gibi, kadın-erkek eşitsizliğini de prekapitalist geçmişten devralarak, kendi işlerliğini sürdürmeyi sağlayacak bir tarzda yeniden biçimlendirmiştir.

O kadar ki, 19. ve 20. yüzyıl kapitalist Batı uygarlığının tarihi, kadınların sistem tarafından tescillenmiş eşitsizliğine karşı mücadeleleriyle doludur: kadınlar seçme ve seçilme, eğitim görme, meslek sahibi olma, kocanın izni olmadan çalışma, mülk edinme, miras, yalnız yolculuk yapabilme, boşanma, kürtaj, giderek pantolon giyme, spor faaliyetlerine katılma vb. hakları elde edebilmek için dişleri tırnaklarıyla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Kadın haklarına ilişkin yasal düzenlemelerin tarihi zorlu, mücadeleli bir tarihtir…

Dahası, kapitalist Batı’da kadın hakları ya da kadın eşitliğine yönelik yasal düzenlemeler ve toplumsal bilinçteki değişimler, kapitalizmde “kadın erkek eşitsizliği” sorunsalının çabalarla, mücadelelerle tedricen de olsa giderilebilecek bir “pürüz” olduğunu göstermez. Tersine, kapitalist ilişkiler yeryüzünü sarıp sarmaladıkça, yani küreselleştikçe, kadınlar üzerindeki sömürü ve tahakkümü de küreselleştirecektir.

Açımlayayım… Daha bol kaynağa, daha ucuz ve örgütsüz işgücüne, daha düşük vergilere erişerek üretim maliyetlerini daha da düşürme arayışında Kuzeyden Güneye sermaye ihracı, Güney ülkeleri kırsalından milyonlarca genç kadını, boğaz tokluğuna denilebilecek ücretlerle, bu kez artık dev fabrikalarda değil, informel bir tarzda işleyen denetimsiz atölyelerde, merdivenaltı işliklerde, mahalle aralarındaki evlerde gerçekleştirilen üretime çekecekti.[11] Bu kadınların çalışma koşulları, sınai kapitalizmin şafağında, Batı Avrupa ülkelerinde görülenden farksızdır: havasız, izbe atölyeler, tuvalete çıkmanın bile sorun olduğu uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, sigortasız, güvencesiz, her türlü haktan yoksun çalıştırılma… Bu yetmezmiş gibi, evde bitmez tükenmez yeniden üretim faaliyetlerini gerçekleştirme.

Ya da göçmen kadınlar olarak, zengin metropollerde hizmetçilik, aşçılık, bakıcılık, dadılık gibi hizmetlerle, Batılı orta-üst sınıf kadınlarını “özgürleştirme”…

Kapitalizm Yapısal Şiddettir

“Buraya dek anlattıklarının toplumsal cinsiyet temelli şiddetle ilgisi ne?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Bu sorunun ilk yanıtı, “patronların işçileri olabilecek en düşük ücretlere, en uzun çalışma saatlerine, en sefil çalışma koşullarına mahkûm ederek kârlarını katladığı bir sistemin kendisi yapısal bir şiddettir,” olmalı. Bu öylesine açık ve ikircimsiz bir şiddettir ki, itiraz etmeye cüret eden işçilerin karşısına polis copu, biber gazı, kelepçe, gözaltı, hapishane olarak dikilir.

Bu yapısal şiddet günümüzde gelişmiş ülkelerde çoğunlukla daha “rafine” biçimlere bürünür: Örnek mi?

Danimarka’yı bilirsiniz. Kadın-erkek eşitliği şampiyonlarındandır. Toplumsal cinsiyet eşitliği endeksinde 71.8 puanla Avrupa üçüncüsüdür ve bu puanı her yıl arttırmaktadır.[12]

Peki, Danimarka’da yeni doğum yapan kadınlara, “bebeğe bağımsız olarak bakabilecek yeterli ebeveynlik yetkinliğine sahip olup olmadıklarını” saptamak üzere psikolojik testler uygulandığını biliyor musunuz? Testlerde başarısız sayılan kadınların çocukları ailelerinden alınarak bakımevlerine ya da koruyucu ailelerin yanına yerleştiriliyor. Testler Danca yapılmakta. Ve bilin bakalım, hangi çocuklar ailelerinden kopartılıyor?

Danimarka Sosyal Araştırmalar Merkezi, ülkeye göç etmiş Grönlandlı ebeveynlerin çocuklarının bakım altına alınma olasılığının Danimarkalı ebeveynlere göre 5,6 kat fazla olduğunu kaydediyor. Çocuğu zorla alınmış bir anne, kendisine “Rahibe Teresa kimdir?” , “Güneş ışınlarının Dünya’ya ulaşması ne kadar sürer?” gibi sorular sorulduğunu, eline bir oyuncak bebek tutuşturulup, “yeterli göz teması kuramadığı” için eleştirildiğini; psikologlara kendisine neden bu testin yapıldığını sorduğunda, “Yeterince medeni olup olmadığını, insan gibi davranıp davranamayacağını görmek için” yanıtını aldığını söylüyor.[13]

Salt Danimarka mı? “Uygar” kapitalist dünyanın “toplumsal cinsiyet eşitliği şampiyonları”, ABD, İsviçre, Finlandiya, Estonya, Kanada, Çek Cumhuriyeti, İzlanda, Norveç hâlen ya da yakın zaman öncesine dek, etnik azınlık, engelli, trans bireyleri zorla kısırlaştırma programları uygulamaktaydı[14]

Evet, kapitalist devletler, kadınların en düşük ücretli, güvencesiz, gelgeç işlerde çalışmasının önünü açarak, sosyal bütçeleri kısıtlayarak, özelleştirmeler aracılığıyla yeniden üretim yükünün ağırlıkla kadınların sırtına yüklenmesini teşvik etmekle, nüfus politikalarıyla, toplumsal cinsiyet temelli şiddetin en çok gerçekleştiği mekân olan aileyi toplumsal değer sisteminin merkezine yerleştiren politikalarla, şiddetin zeminini hazırlamaktadır.

Bu nasıl mı oluyor? Adım adım ilerleyelim:

● Vitrin görüntüsü ne olursa olsun, gelişkin kapitalist ülkelerde kadın işgücünün önemli bir kısmı, hâlâ “kadın işleri” olarak nitelenen, daha düşük ücretli ve daha az prestijli işlerde istihdam edilmektedir (bakım işleri, eğitim, sosyal hizmetler, idari işler, sekreterlik, perakende satış elemanı, çağrı merkezleri…) . Bu durum özellikle etnik azınlıklara mensup, göçmen ve alt sınıf kadınları için böyledir. Bir başka deyişle, (erkek) pilot – (kadın) hostes, (erkek) müdür-(kadın) sekreter, (erkek) doktor-(kadın) hemşire klişesi, esas itibariyle süregitmektedir.

● Tüm sektörlerde yöneticilik pozisyonları erkeklerin elinde yoğunlaşırken kadınlar daha çok ast pozisyonlarda toplanmaktadır.

● Geçici, yarı-zamanlı, güvencesiz pozisyonlarda kadın yoğunluğu fazladır.

● Ücretli bir işte çalışsın-çalışmasın, yeniden üretim faaliyetleri ağırlıklı olarak kadınların sırtındadır. Bu, erkeklerle kadınların ev işlerine ayırdığı zamanı gösteren istatistiklerde de açığa çıkar. Örneğin İtalya’da kadınlar ev işlerinde erkeklerden 2 saat 47 dakika, Fransa’da 1 saat 11 dakika, Hollanda’da 1 saat 2 dakika daha fazla çalışmakta. OECD ortalamasında bu fark, 2 saattir. (Türkiye’de: 3 saat 16 dakika).

● Ve kadın ücretleri, “eşit işe eşit ücret” çoğunda yasal bir düzenleme olsa da, gelişkin kapitalist ülkelerde de erkek ücretlerinin ortalama yüzde 10-20 altında seyretmektedir.

Bu yapısal eşitsizlik, gelişmiş kapitalist ülkelerde de, dilek ve temenniler ne yönde olursa olsun, erkeklerin üstte, kadınların ise aşağıda yer aldığı toplumsal cinsiyet hiyerarşisini pekiştirmektedir. “Egemen sınıf ideolojisinin pratik bir ifadesi olarak machismo’nun birincil hedefi kadınların denetim altında tutulmasıdır,” diyor Yara Villaseñor.“Ama işçi sınıfı ve halk kesimleri sözkonusu olduğunda, bu, bölünmenin sınıf hatları üzerinde temellendiği anlamına gelir: kadın ve erkek işçiler arasındaki rekabet. Ataerki ve machismo kadın ve kız çocuklarına aynı iş için daha düşük ücretler ödenmesini onayladığından, patronlar bu rekabeti işgücünün değerini düşürmek için kullanırlar. Bu bir bütün olarak ücretleri aşağıya çekmek için büyük bir tekniktir, çünkü bir erkek işçi düşük ücretle çalışmayı reddettiğinde, devasa kadın yedek işçi ordusunun rekabetiyle karşı karşıya kalır. ABD’deki göçmen işgücü için de durum aynı şekilde işler, bir bütün olarak işçi sınıfının yaşamı değer yitimine uğrar.”[15]

Bu kadar da değil, neoliberal modelle birlikte kapitalist dünyanın yöneldiği sosyal bütçelerin kısıtlanması, kadınlara destek politikalarının büyük ölçüde serbest piyasaya terk edilmesine yol açarken, “toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama”, “toplumsal cinsiyet temelli şiddete son verme” gibi hedefler, IMF, DB, BMÖ gibi günümüzde neoliberal politikaları küresel ölçekte kurumsallaştırma misyonuna soyunmuş uluslararası kurumlar ile hiçbir “hesap verme” sorumluluğu olmayan STK’ların eline terk edilmiştir. Netice? Her yıl onlarcası düzenlenen janjanlı uluslararası konferanslar, forumlar, zirveler; her yıl tekrarlanan ve birbirini tekrarlayan raporlar; saptanan ve asla ulaşılamayan uluslararası hedefler; kadın girişimciliğini teşvik, yerel önderler yetiştirmek, kadın siyasetçileri desteklemek, toplumsal cinsiyet temelli şiddete yönelik erkek eğitimi gibi, çoğu proje mezarlığında son bulan projelere ayrılan devasa fonlar… Ve her seferinde “ne yazık ki toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamanın hâlâ çok uzağındayız!” itirafı…

Evet, günümüzde kapitalist devletlerin toplumsal cinsiyet temelli şiddete son verme çabaları, “dostlar alışverişte görsün” gayretlerinin ötesine geçmiyor. Danimarka örneğini vermiştim, aynı ülkeden örneklemeye devam edeyim. Uluslararası Af Örgütü bildiriyor: “Kadınlara yönelik şiddete dair 2014’te Avrupa ölçeğinde yapılan bir ankete göre Danimarka, kadınlara ve 15 yaşın üzerindeki kız çocuklara tecavüzün yaygınlığı konusunda ilk sırada geliyordu (görüşme yapılan kadın ve kız çocukların yüzde 19’u). Ancak anket, polise bildirilen tecavüzlerin sayısının en düşük olduğu ülkelerden birinin de Danimarka olduğunu tespit etmişti. 2017 Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Endeksi için hazırlanan takip raporunda Danimarka, Üye Ülkeler içinde kadınlara yönelik cinsel şiddet de dahil olmak üzere şiddetin en yaygın olduğu ülke olarak belirlendi.”[16] Polise bildirilen tecavüz suçları oranının düşük olmasının nedeni ise, “tecavüze uğrayanın bunu ispat zorunluluğu.” Ülkede yaşayan bir Türkiyeli feministin gözlemleri:

“Alımlı ve çekiciysen (namı diğer kırmızı ruj sürdüysen), şahıs sevgilinse, sarhoşsan, bu tecavüze bir gerekçe olabilir. Şikâyette bulunduğunuzda, karşılaşacağınız sorular, üstünüze ne giydiğiniz, içkili olup olmadığınız gibi aslında yakinen bildiğimiz sorulardan ibaret. O nedenle, burada da ‘makbul’ (!) olmak elzem. Sana tecavüz eden kişi sarhoşsa yaptığı davranış anlaşılabilir. O zaman, ne diye şikâyet edesin. Bir rivayete göre kıskançlık, sevgililer arası şiddette indirim sebebi…”[17]

Tabii Danimarka tek değil. İlk Kadın Hakları Bildirgesi’nin (Seneca Falls, 1848) yayınlandığı, bu nedenle de feminizmin anavatanı sayılabilecek ABD’de, “her iki dakikada bir, bir kadın cinsel saldırıya, her altı dakikada bir, bir kadın tecavüze uğruyor. Bu yılda 200 000 mağdura denktir. (…)

En kırılgan konumlardaki kadınlar, genellikle şiddete en sık hedef olanlar. Tecavüz kurbanlarının yarısı kadarı en alt üçte birlik gelir dilimi içerisinde yer alıyor. Hapishanelerdeki kadınlar cinsel saldırıya, çıplak aramaya, doğum sırasında tıbbi destekten yoksun bırakılmaya, gardiyanların tecavüzüne uğrarken tecavüzcülerin pek azı kovuşturuluyor. Lezbiyen ya da trans gibi geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine uymayan kadınlar polis ve cezaevi görevlilerinin saldırılarına en sık uğrayanlar arasında yer alıyor.

ABD’de ev içi suiistimalin ölçeği, dramatik. Her 15 saniyede bir bir kadın, partneri tarafından dövülüyor; kadın cinayetlerinin üçte biri maktulün partneri tarafından işleniyor; tecavüz, taciz ya da saldırıya uğrayan kadınların yüzde 64’ünün faili eski ya da mevcut partneri.

Günde üçten fazla kadın kocası ya da erkek arkadaşı tarafından öldürülüyor; hamile kadınlar arasında en yüksek oranlı ölüm nedeni, cinayet. ABD’li kadınların yüzde 31’i yaşamlarının bir noktasında partneri tarafından fiziksel ya da cinsel şiddete uğratılmış. Evli kadınların yüzde 14’ü kocasının tecavüzüne uğramış.

Şiddet en çok yoksul kadınları etkiliyor. (…) Refah harcamalarının 1996’da kısıtlanmasının ardından bu kadınlar fiziksel ve iktisadi olarak hayatta kalabilme olanaklarını büyük ölçüde yitirdiler. Evlerinden kaçan yoksul kadınlar genelde evsizler arasına katılıyor.”[18]

“Madem öyle, uğradıkları şiddeti neden polise bildirmiyorlar?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Şu nedenle: “Kadınlar ve Güvenlik Ulusal Merkezi’ne göre polis ailelerinde şiddet, ortalama ABD ailelerindeki şiddetin iki ila dört katı – polis ailelerindeki kadınların yüzde 24 ila 40 kadarı hane içi şiddet görüyor. Hane içi şiddet uygulamakla suçlananların yüzde 29’u sonradan terfi ettirildi. Bunların yüzde 30’u tekrarlanan şiddet failiydi. Ama olayı basına sızdıran kişi hapse gönderildi.

Benzer bir durum ordu için de söz konusu. (…) Yakın zaman önce yayınlanan bir Pentagon raporu, 2003’den 2004’e bildirilmiş cinsel saldırı suçlarında yüzde 25 oranında bir artış kaydedildiğini bildiriyor; 2002-2004 arasındaki artış oranı ise yüzde 41. Ev-içi şiddet askeri personelde sivil nüfustakinin 2-3 katı oranında gerçekleşirken faillerin pek azı yargılanıyor ya da disiplin cezası alıyor. Bu suçlar elit özel kuvvetler arasında daha yaygın.”[19]

Bir başka deyişle, “kimi kime şikâyet edeceksin?” durumu…

Kapitalizm koşullarında toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin önüne geçil(e)memesinin bir başka veçhesi de, göçler, savaşlar ve birer “sermaye birikim aracı” olarak suç örgütlerinin sistemin asli unsurlarından olmasının (sahi, Mafya’sız kapitalizm mümkün müdür?) kökleştirdiği fuhuş sektörüdür. En “seçkin” politikacıların, kalantor iş adamlarının, ünlü oyuncuların, belli başlı medya figürlerinin, yıldız futbolcuların vb. vb. Jeffrey Epstein’ın kötü şöhretli adasının müdavimleri olduğunu görüp de standart bir ABD’li erkeğin, “toplumsal cinsiyet eşitliği” söylemini ciddiye alması mümkün mü? Ya da dünyada yıllık cirosu 100 milyar dolar olarak hesaplanan (Wikipedia, 2010 değeri) bir “sektör”ün[20] ortadan kaldırılması? Dikkat, bu yalnızca “fuhuş” sektörü. Buna bir de pornografiyi eklerseniz, kadınları yalnızca emek olarak değil, beden olarak da aşağılayan bir sistemde “toplumsal cinsiyet eşitliği”ni sağlama, dolayısıyla da “toplumsal cinsiyet temelli şiddet”i önleme savlarının ciddiyetsizliği kendiliğinden gözler önüne serilir…

Tüm bunlara bir de kapitalist sistemin insanlara dayattığı “yabancılaşma” boyutu eklenmeli…

Kuşku yok ki sermaye egemenliği, kendisini yalnızca “ekonomik zor”la idame ettiremez. Bir sistemin süreğenliği, kitleleri haklılığına, doğruluğuna, alternatifsizliğine inandırma kapasitesiyle orantılıdır. Karl Marx “Her çağı hâkim fikirleri, o çağın hâkim sınıfının fikirleridir,” derken bu duruma işaret eder.

Kapitalist sistem, ezilen, sömürülen kitleleri olası tek varoluş biçimi olduğuna inandırma konusunda çeşitli araçlara sahiptir: eğitim sistemi, dinsel kurumlar, ahlak kavrayışı, medya, gelenekler, “bilim”… Bunu yaparken de “yabancılaşma” olgusundan bolca yararlanır: insana ait edimlerin insanın kapasitesinin dışına/üstüne yerleştirerek ona hükmeder hâle gelmesi ve bundan kaynaklanan güçsüzlük duygusu… “Sermayenin yaşamlarımız üzerindeki aktüel tahakkümü, sömürülenlerde güçsüzlük duygusu yaratır ve sömürü yapılarını gizemselleştiren bir şalın ardına gizler. Piyasa artı emek yetimizin, yaptığımızın kalitesi ya da yararı için değil de saat hesabıyla ücretlendirilen bir meta olması olgusu, kapitalizmin işleyişini perdeler. Bu nedenledir ki kapitalizmin başat fikirlerini- toplumu örgütlemek için patronlara ihtiyacımız olduğu, her birimizin yaşamlarımızı biçimlendirmekten sorumlu olduğumuz, kadınların devlet işlerini yönetmeye yetili olmadığı, tek ‘doğal’ cinsel ilişkinin heteroseksüel ilişki olduğu gibi deneyimi yansıtırmış gibi gözüken sağduyu fikirleri reddetmek, zordur. Bu, kitlelerin yöneten sınıfın ideolojisinin şu ya da bu versiyonunu neden kabul ettiğini açıklar.”[21]

“Aile” hâkim ideolojilerin versiyonlarının sürekli olarak yeniden üretildiği “locus”lar arasında en önemlilerinden biri. Cinsiyet rolüne ve buna ilişkin beklentilere el kadar çocukken eline oyuncak bir bebek tutuşturularak sosyalleş(tiril)miş, annesinden “kadınlık görevlerini” daha ilkokula başlamadan öğrenmiş, sık sık mini etek, dekolte bluz giydi diye babasının, ağabeyinin azarlarına, dayağına muhatap olmuş, mahallelinin ağzına düşmemesi konusunda sürekli uyarılmış, kocanın ilk dayağına “kocandır, döver de sever de” nasihatleriyle teskin edilmiş bir kadının, “kadınlık” denilen durumun nasıl bir mayınlı arazi olduğunu bellemesi ve varoluşunu bu arazide kazaya uğramayacak tarzda sürdürmesinde şaşılacak ne var?

Ve son yıllarda yükselişe geçen yeni-muhafazakârlığın da ilan ettiği üzere aile, kapitalizmin kutsallarından biridir…

Sonuç Olarak…

Buraya kadar söylediklerimi toparlayacak olursam:

– Kadına yönelik (ya da toplumsal cinsiyet temelli) şiddet, küresel bir olgu. Kadınlar, günümüzde dünyanın her yerinde faili büyük çoğunlukla erkekler olan fiziksel, cinsel, psikolojik vb. şiddetin mağduru oluyor, taciz-tecavüze uğruyor, çocuk yaşta evlendiriliyor, cinsel istismar amacıyla satılıyor, kadın sünneti uygulanıyor, katlediliyorlar… Dünya kadın nüfusunun üçte bir kadarı şiddetin bir biçimini yaşamında en az bir kez deneyimlemiş durumda.

– Toplumsal cinsiyet temelli şiddete ilişkin en yaygın açıklama çerçevesini çeşitli versiyonlarıyla feministler sunuyor. Feminist tahlile göre bu şiddet türünün asli yararlanıcısı, erkekler, sorumlusu ise, kadınların bedenlerini, emeğini ve kimliklerini denetim altında tutma girişimi olarak ataerki.

– Ancak şiddet modalitesinin ülke, etnisite, toplumsal sınıf, yaş, bedensel durum, cinsel yönelim gibi etkenlere göre değişkenlik gösterdiği gerçeği, sorununun kadın-erkek dikotomisi çerçevesinde, tekil bir etkenle (erkek-egemenliği) açıklanamayacak kertede karmaşık olduğunu ortaya çıkarınca, feminist tahlil, farklı tahakküm biçimlerinin farklı koordinatlarda kesişmesinin kadınları farklı biçimde etkileyeceğini öngören “kesişimsellik” kuramına yönelmesine yol açacaktır.

– Ne ki “kesişimsellik” kuramı feminizmi, zamanın ruhuyla da uyum içinde kimlik eksenine yerleştirmenin dışında bir işlev göstermeyecektir. Kadınlar ülkelerine, yaşlarına, etnik aidiyetlerine, sosyal sınıflarına, cinsel yönelimlerine vb. göre farklı biçimlerde ezilmekte, farklı ölçü ve biçimlerde şiddete maruz kalmaktadır. Feminizme düşen, farklı kimliklerdeki kadınların taleplerini kapsayarak devletleri bu taleplere karşı duyarlı kılmak için çabalamak olmalıdır…

– Bu tahlil, kapitalist sömürüyü bir “işyeri ilişkisi” olarak algılarken, sınıfsal, etnik, cinsel vb. tahakkümleri eş düzleme yerleştirme yanılgısıyla maluldür. Oysa kapitalizm, kadınlar üzerindeki baskı ve tahakküm konusunda anaakım feminist tahlilin öngördüğünden çok daha belirleyici bir rol oynar. Bir başka deyişle, kapitalizm ve ataerki kesişmezler; kapitalizm ataerkiyi (kendi işlerliğini, süregenliğini sağlayacak biçimde) yeniden üretir.

– Ataerki kapitalizm tarafından temellük edilmiştir, ona içkindir; çünkü kadınların ikincilliği, onları ucuz, kullan-at bir işgücü kaynağı, aile içindeki yeniden üretimci rollerini işçilere karşı bir takım zorunlu masraflardan sıyrılma aracı olarak gören kapitalizmin sömürü kapasitesini genişletmektedir. He üretici, hem de yeniden üretimci rolleriyle kadınlar, işgücü maliyetini düşüren unsurlardır kapitalist sistem nezdinde…

– Bu yapısal eşitsizlik, kadınları toplumda ikincil konuma mahkum etmekte, onu erkek desteği olmaksızın yaşamını sürdüremeyecek bir varlık derkesine düşürmekte, bu ise toplum içindeki konumunu kırılganlaştırarak şiddete açık kılmaktadır. Bu, çalışıyor olsa da insanca yaşam olanaklarını sağlayacak bir gelir elde edemeyen, uğradığı şiddete rağmen hanesinde yaşamını sürdürmek zorunda kalan, şiddet failini şikâyet etmesiyle başına açılabilecek dertlerle baş etmeye yetecek “sosyal sermayesi” olmayan işçi-emekçi sınıf kadınları, hele ki onlar içinde yer alan etnik ve göçmen kadınlar için büsbütün böyledir.

– Yanısıra, kapitalist devletlerin kadın bedenlerini serbestçe müdahale edebilecekleri bir “domain” olarak görmesi (zorla kısırlaştırma, kürtajın yasaklanması, LGBT+ bireylere yönelik baskılar, cezaevlerinde, göçmen kamplarında kadınlara, akıl hastanelerinde, okullarda, dinsel kurumlarda yönetici ve görevlilerin cinsel istismar ve şiddet uygulamalarının kovuşturulmaması, tecavüz davalarında kadının giyim kuşamının, gece sokakta olmasının, içkili olmasının vb. fail lehine yorumlanması…) kapitalizmin toplumsal cinsiyet temelli şiddetteki suçortaklığını belgeler.

– Dahası, kadın/kız çocuk ticareti, uyuşturucu, insan kaçakçılığı gibi sektörleri her geçen gün daha da dallanıp budaklanan, küreselleşen “yeraltı sermayesi” sisteme entegre oldukça, kapitalist dünya kadınları, özellikle de bu tür mafyatik örgütlerin hedefi olabilecek kırılgan kesimlerin kadınları (göçmenler, yoksul ülkeler, afet bölgeleri, serbest bölge çalışanları) toplumsal cinsiyet temelli şiddetten korumak bir yana, şiddeti kışkırtmakta, yoğunlaştırmaktadır.

– Ve nihayet, maduniyet ve şiddet, sistemin yabancılaştırıcı ideolojileri aracılığıyla, madunlar ve kurbanlar tarafından kabullenilerek içselleştirilmektedir. Bu ideolojilerin içselleştirildiği birincil kurum olarak aile ise kapitalist sistemin vazgeçilmezidir…

O hâlde, Hırvat Marksistler, Maja Solar ve Karolina Hrga’nın sözleriyle tamamlayayım, diyeceklerimi:

“Bu anlamda toplumsal yeniden üretim kuramından çıkarsanabilecek olan şiddetin toplumsal cinsiyetlendirilmiş (gendered) biçimlerine karşı feminist mücadele, biyolojikleştirilmiş kendilikler olarak erkeklere değil, erkek, kadın ve diğerlerinin farklı toplumsal cinsiyetlendirilmiş şiddet biçimleri uygulamalarını olanaklı kılan sisteme olmalıdır.”[22]

8 Şubat 2026 18:22:27, Muğla.

N O T L A R

[1] 15 Şubat 2026’da Fransa/Mulhouse’da Fransa Türkiyeli İşçiler Kültür Derneği’nin düzenlediği etkinlikte yapılan konuşma… 21 Şubat 2026’da #Antalya’da Sosyalist Kadın Hareketi’nin düzenlediği “Kadın ve Kapitalizm” söyleşisinde yapılan konuşma… 1 Mart 2026’da İstanbul’da AKA-DER’in düzenlediği “Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü Karşılıyoruz” etkinliğinde yapılan konuşma… Kaldıraç Dergisi, No:296, Mart 2026…

[2] Angela Yvonne Davis.

[3] UN Women, “Facts and Figures: Ending Violence Against Women”, https://www.unwomen.org/en/articles/facts-and-figures/facts-and-figures-ending-violence-against-women

[4] COFEM Secretariat, “Is All Violence Against Women Also Gender-Based Violence (GBV)?” 22 Mart 2022, https://cofemsocialchange.org/violence-against-women-gender-based-violence/

[5] Eve Michell, “I am a woman and a human: a Marxist feminist critique of intersectionality theory, a marxist-feminist critique of intersectionality theory”, http://gatheringforces.org/2013/09/12/i-am-a-woman-and-a-human-a-marxist-feminist-critique-of-intersectionality-theory/

[6] Eve Michell, agy.

[7] Örneğin bkz. Lionel Sims, “Rape and pre-state societies: A note on Sheila McGregor’s anthropology”, International Socialism 2 : 49, Kış 1990.

[8] Örneğin, Claude Meillassoux, Kadınlar, Ambarlar, Sermayeler, Heretik Yayıncılık, 2024.

[9] Örneğin Eleanor Burke Leacock ve Richard Lee, Politics and History in Band Societies, 1982.

[10] Maja Solar ve Karolina Hrga,  Gendered Violence as an Inextricable Thread of Capitalism, 2023, https://mronline.org/2023/03/14/gendered-violence-as-an-inextricable-thread-of-capitalism-1/

[11] Ucuz olan sadece kadınların emekleri değil; hayatları da yok pahasına sayılıyor. Hatırlayın Bangladeş’te 24 Kasım 2012’de Ashulia bölgesindeki bir hazır giyim fabrikasında çıkan yangında, patronun işçilere çalışmaya devam etmelerini emretmesi üzerine çoğu kadın 112 işçi yaşamını yitirmişti. Bu olaydan beş ay sonra, yine Bangladeş, bu kez çok daha çaplı bir kadın işçi katliamına sahne olacaktı: 24 Nisan 2013’de Rana Plaza kompleksinin çökmesi sonucu yüzde 80’ 18-20 yaşındaki genç kadınlar olmak üzere 1138 işçi yaşamını yitirdi. Her türlü denetimden uzak bu “işyerleri”nde C&A, Benetton, Mango gibi dünya markalarının ürünleri üretilmekteydi. Ve ayda 30-40 dolar ücretle haftada 80 saat çalıştırılan bu kadınlar, Bangladeş’e yıllık 50 milyar dolar sağlıyorlar! (Filiz Karakuş, “24 Nisan 2013: Rana Plaza Katliamı”, Çatlak Zemin, 24 Nisan 2025, https://catlakzemin.com/24-nisan-2013-rana-plaza-katliami/)

[12] Gender Equality Index, Denmark, https://eige.europa.eu/gender-equality-index/2025/country/DK#:~:text=Denmark%20scores%2071.8%20points%20out,in%20the%20domain%20of%20power.

[13] Sofia Bettiza, “Danimarka: Bebekler ebeveynlik testleriyle ailelerinden alındı”, BBC Dünya Servisi, 23 Kasım 2025, https://www.bbc.com/turkce/articles/cr4dxq13nxqo

[14] Ayrıntılı bilgi için bkz. “Compulsory sterilization”, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/Compulsory_sterilization.

[15] Yara Villaseñor, “Femicide: The Face of a Patriarchal Capitalist Society”, 31 Mart 2023, https://www.leftvoice.org/femicide-the-face-of-a-patriarchal-capitalist-society/

[16] Uluslararası Af Örgütü, “Sorularla Danimarka’da tecavüz, rıza ve kadının beyanı”, 7 Mart 2019, https://www.amnesty.org.tr/icerik/sorularla-danimarkada-tecavuz-riza-ve-kadinin-beyani

[17] Gökçe Avcıoğlu, “Dünyanın en mutlu ülkesi Danimarka’da kadınlar özgür mü?”, Çatlak Zemin,15 Haziran 2018, https://catlakzemin.com/dunyanin-en-mutlu-ulkesi-danimarkada-kadinlar-ozgur-mu/

[18] Donna Goodman, “Capitalism breeds violence against women”, 1 Haziran 2005, https://liberationnews.org/05-06-01-capitalism-breeds-violence-again-html/

[19] Donna Goodman, ay.

[20] “Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşegül Akbay, Türkiye’de kayıtlı ve kayıt dışı 100 binin üzerinde kişinin fuhuş yaptığının tahmin edildiğini, sektörün yıllık cirosunun ise 3-4 milyar dolar civarında olduğunu öne sürdü.” (Fuhuşla ilgili korkunç rakam: Yıllık cirosu 4 Milyar Dolar, Patronlar Dünyası, 12.10.2016, https://www.patronlardunyasi.com/fuhusla-ilgili-korkunc-rakam-yillik-cirosu-4-milyar-dolar)

[21] Sandra Bloodworth, “The Roots of Sexual Violence”, Marxist Left Review, sayı 10, Kış 2015, https://marxistleftreview.org/articles/the-roots-of-sexual-violence/

[22] Maja Solar ve Karolina Hrga,  Gendered Violence as an Inextricable Thread of Capitalism, 2023, https://mronline.org/2023/03/14/gendered-violence-as-an-inextricable-thread-of-capitalism-1/

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑