Kadın sığınma evleri / Erkek islah evleri | Gül Güzel
Kadınlar korunmak adına sığınma evlerine kapatılırken, şiddet uygulayan erkeklerin serbest dolaşması kabul edilmemeli; çözümün failin cezalandırılmasından geçtiği savunulmalıdır…
Cinslerin eril üstünlüğü ile egemen sistemlerin sömürü savaşları birbirine benzer. Gelinen zaman diliminde bu durum kendini daha da görünür ve hissedilir kılmıştır. Güncel sömürü savaşlarının en büyük mağdurları yine kadınlar ve küçük çocuklardır.
Kadın olarak 32 yılı aşkın bir süredir toplum, savaş ve erkek şiddeti mağduru, hakları gasp edilen kadınlara çeşitli kurumlarda eşlik ediyorum. Duyduğum işkence, imha, aşağılanma ve katledilmemek için sürekli kaçmak, saklanmak zorunda bırakılan kadınların yaşadıkları, beni de oldukça zorlayıp yıpratıyor.
Eril sistem ve değişmeyen gerçeklik
Kendisi biyolojik adalet olan kadın, bütün coğrafyalarda ölmemek, öldürülmemek için sürekli kaçmak ve saklanmak zorunda bırakılan cinstir. Yüzyıllardır bu sistem değişmedi. Çünkü iktidar sistemleri ve dini inançlar bu durumun değişmesini istemiyor. Kadına uygulanan bu yaklaşım, bütün kıtalardaki devlet sistemlerinde aynı tutumla sürdürülüyor. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi erkekleri koruyan devlet ve inanç sistemlerinin yapısı, eril temel, işlev ve kadın eşit haklarının inkârı üzerine kuruludur.
Kadınların erkekleri “kirletmemeleri” anlayışı üzerine yapılan manastırlar, bugünkü kadın evlerinin temelini oluşturma özelliğine de sahiptir.
Kadın yaşadığı sürece öldürülmemek için kaçmak ve saklanmak zorunda kalırken, kendisini katletmek isteyen erkek ise elini kolunu sallayarak dolaşmaktadır. Peki bu durum hiç değişmeyecek mi? İzlediğim kadarıyla değişmeyecek gibi görünüyor. Çünkü bu durumu değiştirmeyi hiçbir eril sistem düşünmüyor. Bütün devletler, kadını koruma adı altında kadın sığınma evleri yapmaya devam ederken, erkekleri adeta mükâfatlandırırcasına cezasız bırakmakta ve başka kadınlara şiddet uygulayabilecek şekilde serbestçe dolaşmalarına olanak tanımaktadır. Kadını öldüren erkekler tutuklansa da “kadın tarafından onur ve haysiyetinin kırıldığı” gerekçesiyle asgari cezalarla kısa sürede serbest bırakılmaktadır.
İstanbul sözleşmesi ve geri çekiliş
Kadını korumaya yönelik uluslararası bir metin olan İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da gerçekleştirilen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında kabul edilerek imzaya açıldı. Sözleşmenin “İstanbul Sözleşmesi” olarak adlandırılmasının nedeni de burada imzaya açılmış olmasıdır. Türkiye, sözleşmeyi imzalayan ilk devlet olmasına rağmen, Cumhurbaşkanlığı’nın 20 Mart 2021 tarihli kararıyla sözleşmeden çekildi. Bu durum, erkeklerin kadına yönelik şiddet, tecavüz ve erken yaşta evlilik gibi uygulamalarında cezasızlık algısını güçlendiren bir sürecin önünü açtı.
Kadın sığınma evleri yerine, kadının katledilmesini engelleyecek ve kadını sürekli kaçmak zorunda bırakmayacak bir sistem neden kurulmaz? Kadını katleden, sömüren, şiddet uygulayan erkeklerin; kadından uzak durmasını sağlayacak, kadına el kaldırmanın dahi suç sayıldığı ve ciddi yaptırımlarla cezalandırıldığı yasalar neden etkin biçimde uygulanmaz? Erkeklerin tutuklu kalacağı “erkek islah evleri” neden kurulmaz? Bu sorunun sanki yeni bir keşifmiş gibi algılanacağını düşünmek bile düşündürücüdür.
Savaş, şiddet ve kadın gerçekliği
2013-2015 yılları arasında sıkça gittiğim Şengal/Irak ve Rojava bölgelerinde, İslamcı çetelerin kadınları katletmeleri, savaş ganimeti olarak alıp satmaları ve sistematik tecavüz uygulamalarıyla karşılaştım. Bu gözlemlerim yalnızca aile içi şiddeti değil, aynı zamanda örgütlü savaş şiddetini de içeriyordu. Hatta 2010 yılında Van’da meydana gelen deprem sonrası gittiğim bölgede, bu çetelerin eğitim gördüğü yerleri Alman arkadaşlarımla birlikte tesadüfen görmüştük. Bu durumu ilgili siyasi yapılarla paylaşmamıza rağmen, ne yazık ki sessizlikle karşılaştık.
Günümüzde de kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri, dünya genelinde artarak devam eden ortak bir sorun olmaya devam ediyor. İstatistiklere baktığımızda, birçok ülkenin bu konuda adeta bir yarış içinde olduğunu görüyoruz. 2025 yılının ilk altı ayında Türkiye’de erkekler tarafından 136 kadın öldürülmüş, 145 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulunmuştur. Toplamda 281 kadın yaşamını yitirmiştir. Her gün ortalama 6 ila 11 kadının öldürüldüğü bir ülkede, 149 kadın sığınma evinin bulunması neyi çözmektedir? Almanya’da da yaklaşık 400 kadın sığınma evi bulunmasına rağmen aynı sorunun sürmesi, çözümün doğru yerde aranmadığını göstermektedir.
Bu noktada şu soru yeniden sorulmalıdır: Kadın sığınma evleri yerine neden hiçbir ülkede erkek islah evleri kurulmamaktadır?
Kadınların özgür ve bağımsız bir yaşam kurabilmesi için ekonomik temelli projelerin de hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda kadın köyleri önemli bir alternatiftir. Bunun somut örneği, Rojava’da 2018 yılında kurulan Jinwar Kadın Köyü’dür. Savaş ve şiddet mağduru kadınların, çocuklarıyla birlikte doğa ve ekolojik üretim temelinde yaşamlarını sürdürebildiği bu model, tüm dünyaya örnek olabilecek bir deneyimdir.
Bu nedenle tüm sorumlulara ve özellikle kadın kurumlarına çağrım şudur: Kadın sığınma evleri yerine kadın köyleri inşa edilmelidir. Aynı şekilde devletlerin ilgili bakanlıklarına da açık çağrım şudur: Kadın sığınma evleri yerine erkek islah evleri kurulmalıdır.
Kadının Kaleminden: Gül Güzel – 25.03.2026

























































