Hamaney sonrası savaşın seyri ve bölgenin geleceği | Yusuf Karadaş
ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizminin İran’a yönelik hava saldırıları ile başlattıkları savaş ve İran’ın bu saldırılara ABD’nin bölgedeki birçok askeri üssünü hedef alarak yanıt vermesi, bölgesel savaş tehdidini ilk kez bu düzeyde ciddi bir olasılık haline getiriyor. ABD ve İsrail’in saldırılarında İran’daki molla rejiminin Humeyni’den sonraki en önemli ismi olan dini lider Ali Hamaney’in öldürülmesi bundan sonra olabilecekler arasında iki senaryoyu öne çıkarıyor: Trump yönetimi ya müzakereler devam ederken düzenlediği bu saldırıları dini liderini kaybeden İran’ı yeni koşullarda masaya getirmenin bir aracı olarak kullanacak ya da Trump’ın ilk açıklamasında olduğu gibi rejim değişikliği hedefi doğrultusunda bu saldırılar devam ederse bu kez İran, bölgedeki vekil güçleriyle birlikte savaşı bütün bölgeye yayacak.
İran, ABD emperyalizminin ‘büyük/genişletilmiş Ortadoğu projesi’nden bu yana bölgeyi yeniden dizayn etme politikasının en önemli hedefi konumunda bulunuyor. Çünkü İran, 1951-53 yılları arasında başbakanlık yapan ve İran petrollerini millileştirmek istediği için CIA darbesiyle devrilen Musaddık dönemini saymazsak 1979’daki ‘İslam Devrimi’ne kadar ABD ve İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki idi. İran nasıl daha önce en önemli müttefikleri olduysa 1979’dan sonra da ABD ve İsrail’in bölgedeki en önemli rakipleri haline geldi. Özellikle ‘devrim ihracı’ adını verdiği politika ile bölgede ABD-İsrail karşıtı güçleri kendi ekseninde (Direniş Ekseni) birleştirdi.
Tıpkı Venezuela gibi İran’ın da ekonomik gelirlerinin büyük bölümü petrol ve doğal gaz ihracatına dayanıyor ve 2021’de 400 milyar dolarlık yatırım anlaşması yaptığı Çin, en büyük müşterisi konumunda bulunuyor. İran ayrıca sadece kendisinin değil diğer bölge ülkelerinin petrol ve doğal gaz ihracatı bakımından stratejik bir önem taşıyan (Dünya genelinde deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 25’i ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yüzde 20’si buradan yapılıyor) Hürmüz Boğazı’nı da önemli oranda kontrol ediyor.
Bugün ABD emperyalizminin İran’a ya karşısında diz çökme ya da rejimi çökertme dayatması yapmasının gerçek nedeni propaganda edildiği gibi İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri ve nükleer silah elde etme tehdidi değildir. Bugün İran’ın tehdit olarak görülmesinin nedeni, bu faaliyetleri Rusya ve Çin ile iş birliği halindeki bir bölgesel güç olarak sürdürüyor olmasıdır. Yoksa şah döneminde Batılı emperyalistlerin kendileri İran ile nükleer iş birliği anlaşmaları yapmışlardı. Hem Ortadoğu ve hem de Kafkasya-Hazar bölgesindeki enerji kaynakları ve ticaret geçiş yolları (Çin’in Yol-Kuşak projesinin orta kuşağı) bakımından stratejik bir konumda bulunan İran, Çin ve Rusya’nın merkezinde yer aldıkları Şanghay İşbirliği Örgütüne 2021’de ve BRICS’e de 2024’te resmen üye olmuştu. Dolayısıyla bugün İran’a yönelik saldırıları ve bundan sonra olabilecekleri emperyalist güçler arasında giderek keskinleşen egemenlik/paylaşım mücadelesinden bağımsız düşünmek yanıltıcı olacaktır.
ABD ve İsrail’in başlattığı savaş ve sonrasındaki olası gelişmeleri anlayabilmek için bu süreçte yer alan aktörlerin pozisyonlarına da dönüp bakmak gerekiyor.
ABD Başkanı Trump’ın İran’a yönelik saldırılarla ilgili açıklamasına bakıldığında bu açıklamada dünyaya bu saldırının gerekçesini anlatmaktan çok ABD iç kamuoyunu ikna etmeye yönelik bir söylemin öne çıktığı görülüyor. Bu nedenle Trump konuşmasında İran rejiminin 47 yıldır “Amerika’ya ölüm!” sloganını attığını söylüyor ve 1979’da ABD Tahran Büyükelçiliğinde 52 ABD’li diplomatın 444 gün rehin tutulması ile 1983’te Beyrut’ta 241 ABD askerinin öldürülmesi gibi olayları hatırlatıyor.
Trump’ın konuşmasını ABD kamuoyunu ikna etmek üzere kurması sebepsiz değil. Kamuoyu araştırmaları ABD’de 3 Kasım’da yapılacak ara seçimler öncesinde Trump yönetiminin ciddi bir güç kaybı yaşadığını ortaya koyuyor. Bir yandan Epstein-pedofili davası ve öte yandan Senatoda çoğunluğu kaybetme ihtimali Trump’ı Hamaney’in öldürülmesi ve böylesi bir “zafer” üzerinden kendi pozisyonunu koruma arayışına zorluyor.
Bu savaşı en çok isteyen gücün İsrail olduğunu söylemeye gerek yok. Bu savaş yine Netenyahu’nun iç politikada elini güçlendirmesinin ötesinde siyonist İsrail için Filistin’in tamamen işgal edilmesi ve bölgedeki yayılmacı emellerinin önündeki en önemli engelin ortadan kaldırılması bakımından dönemeç olarak görülüyor.
Rusya ve Çin, bugün savaşa doğrudan girme niyetinde olmasalar da sadece Ortadoğu için değil; arka bahçeleri olarak gördükleri Hazar ve Orta Asya’da ABD ve Batılı emperyalistlerle egemenlik mücadelesi bakımından İran rejiminin ayakta kalması için ellerinden geleni yapacaklardır. Bu nedenle askeri ve ekonomik olarak destekledikleri İran’ın ABD’nin saldırılarına yanıt verme kapasitesi üzerinden yeniden masayı zorlamaya yönelik bir politika izledikleri söylenebilir.
Avrupalı emperyalistlerin öne çıkan üç ülkesinin yönetimleri adına İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Şansölyesi Friedrich Merz tarafından yapılan ortak açıklamada her ne kadar bu saldırılarda yer almadıkları belirtilse de devamında saldırganların (ABD ve İsrail) değil, İran’ın kınanması; bu güçlerin son dönemde ABD emperyalizmi karşısında düştükleri pozisyonun yeni bir örneğini oluşturuyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir yandan “ABD ve İsrail’i kınıyoruz” derken öte yandan İran’ın Körfez ülkelerindeki ABD üslerine yönelik saldırılarını “Kabul edilemez” ilan eden açıklaması hem iktidarının açmazlarını ve hem de ABD emperyalizmi karşısındaki teslimiyetini ortaya koyuyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattıkları saldırılar; İran’da en örgütlü güç olan Kürtlerin olası özerklik senaryosundan ABD-İsrail eksenindeki İran’ın Türkiye’nin bölgedeki jeopolitik önemini geri plana itmesine ve son dönemde en önemli rakip olarak öne çıkan İsrail’in bölgedeki pozisyonunun güçlenmesine kadar birçok noktadan Erdoğan iktidarını kaygılandırıyor. İlk günkü saldırıların ardından Erdoğan’ın Trump ile telefon görüşmesi yapması ve ‘ara buluculuk’ rolüne soyunması, son dönemde ABD emperyalizmiyle artan bağımlılık ilişkilerini ve bu temelde Trump ile görüşerek olası riskleri azaltma arayışı içinde olduğunu gösteriyor.
Körfezdeki iş birlikçi Arap rejimleri daha önce izin vermeyeceklerini açıkladıkları halde ABD emperyalizminin bu saldırılarda kendi topraklarını üs olarak kullanmasına boyun eğdiler. Bu rejimler tıpkı Filistin meselesinde olduğu gibi İran savaşında da ikiyüzlü bir politika izlediklerini gözler önüne serdiler. BAE, S. Arabistan, Katar, Mısır, Ürdün ve Bahreyn’in Gazze’ye yönelik saldırı, işgal ve katliamları döneminde görünüşte İsrail’i kınarken perde arkasında ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının (CENTCOM) öncülüğünde bu ülkeler ve İsrail arasında savunma ve istihbarat alanında iş birliği yapıldığı ortaya çıkmıştı. Bugünkü iş birliği tablosu da dünkünden farklı değil.
İran’ın ABD ve İsrail saldırganlığına ilk kez BAE, Ürdün, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve S. Arabistan’daki ABD üslerini hedef alan böylesine kapsamlı bir yanıt vermesi (Irak da İran yanlısı gruplar ABD’nin Irak Kürdistan bölgesindeki üssünü vurdu) bu rejimleri de sıkıştırmaya yönelik bir hamle olarak anlam kazanıyor. Çünkü İran’ın savaşı kendi topraklarına yayması körfez rejimlerini iç istikrarsızlık konusunda ciddi biçimde kaygılandırmakla kalmıyor aynı zamanda can damarları petrol ve doğal gaz ticareti (Hürmüz ve Husiler üzerinden Bab’ül Mendeb) bakımından da önemli riskler yaratıyor. Dolayısıyla İran buradaki üslere yönelik saldırıları, bu ülkeleri ABD ve İsrail’i uzlaşmaya zorlamaları bakımından bir baskı unsuru olarak görüyor.
Bu siyasi tablo bundan sonrası için ya ‘ateşkes’ yeniden masaya dönülmesi ya da saldırıların devam etmesi halinde bütün bölgeyi etkisi altına alacak yıkıcı bir savaş tehdidine işaret ediyor.
Kuşkusuz ABD ve İsrail’in saldırıları sonrasında başlayan savaşla ilgili en çok tartışılan konulardan biri de ilerici, devrimci-demokrat ve sosyalist güçlerin bu gelişmeler karşısında nasıl bir tutum alması gerektiği sorusudur.
Son örneğini geçtiğimiz yılın sonunda başlayan gösterilere karşı tutumunda gördüğümüz molla rejiminin kendi halkına karşı dizginsiz bir terör politikası izlemesi, bazı kesimlerde ABD ve İsrail saldırılarının desteklenmesi ya da en azından bu saldırılar karşısında sessiz kalınması gibi bir tutuma yol açıyor. Oysa bu saldırılar konusunda kesin olan bir şey varsa o da ABD emperyalizminin ve siyonist saldırganlığın İran ve bölge halklarını kurtarmak bir tarafa bölgeye yıkımdan, yıllarca devam eden kaos ve iç savaştan başka bir şey getirmeyeceğidir. Çünkü onların derdi asla demokratik, özgür bir İran’ın kurulması değil; aksine İran’ın parçalanmaya, iç çatışmalara sürüklenerek paylaşım ve egemenlik mücadelesinde önlerindeki en önemli engellerden birinin ortadan kaldırılmasıdır.
ABD, İsrail ve batılı emperyalistlerin kuklası Devrik Şah Pehlevi’nin oğlunu saymazsak, İran’daki ilerici ve devrimci güçler de bu gerçeği görmekte ve bu nedenle emperyalist müdahaleye karşı çıkarak demokratik-özgür bir İran’ın kurulmasının ancak kendi mücadeleleri ile mümkün olacağını ilan etmektedir. Dolayısıyla bugün İran halklarıyla dayanışmanın yolu emperyalist saldırganlığa ve Saray rejimi gibi iş birlikçi bölge gericiliklerinin politikalarına karşı çıkmaktan ve buradaki ilerici-demokratik-devrimci güçlerin desteklenmesinden geçmektedir.
Şunu da unutmamak gerekir ki; Ortadoğu’da emperyalistlerin ve bölge gericiliklerinin yüz yıldır bölge halklarına savaş, ölüm ve yoksulluktan başka bir şey getirmeyen müesses nizamının değişmesi yeni emperyalist savaşlarla değil, ancak İran ve bölge halklarının kendi kaderlerini kendilerinin belirleyeceği demokratik, seküler ve barışçıl bir gelecek mücadelesi ile mümkündür.
Seçtiklerimiz: Yusuf Karadaş – Evrensel – 02.03.2026






















































