Makaleler

Published on Ocak 16th, 2026

0

Bir öz örgütlenme alanı olarak Sovyetler | Ümit Bayrak


Sovyet düşüncesi ve pratiği, dünyayı değiştirme uğraşımızda, devrimler tarihinde temel bir yer tutmaktadır. İlk işçi devleti bu adı almıştır. “Bütün iktidar Sovyetler’e” devrimin şiarıdır.

Sınıfsız toplum amacıyla teorik olarak uyumlu bir araç olarak ortaya çıkmıştır.

Öncülük fikriyatının sadece ideolojik olarak değil, bilfiil somutlaşmış hâli olmuştur.

Devrimlerin merkezinde yer almakla ve belirleyici bir rol oynamakla birlikte süreç içerisinde, belki merkezi bir stratejinin belirlenmesi ve sürekliliğin sağlanması vb. nedenlerle ikincil bir konuma sahip olmuştur.

Ancak günümüz deneyimlerinden sonra yaşanan tıkanıklığın aşılması anlamında, bu temel aracın tekrar işaret edilmesinde fayda olacaktır. Bu hem bir öze dönüş hem de bir yenilenmedir. Mücadele tarihimizin tartışmalı düğüm noktalarına, temel yaklaşımımız olan kolektif / çoğul karakteri ile ışık tutabilecektir.

Bu konuda birçok örnek yaratılmıştır ve yaratılmaya devam etmektedir.

Ülkemiz içinde solun, tabanda halkın talepleri doğrultusunda bir araya geleceği bir zemin potansiyeli de taşımaktadır.

Bu yazıda bir çerçeve olarak Sovyet düşüncesinin yeniden tartışılabilmesini amaçladık.

Elbette bu tartışma öncülük, sınıfın doğrudan temsili / denetimi gibi kavramlarla sıkı sıkıya ilişkilidir.

Bu noktada “İlk Sovyet” kitabının çevirmeni Fırat Sözeri’nin sözlerini aktarmakla başlayalım:

“İşçilerin öz örgütlülüğü olarak ortaya çıkan ve siyasal iktidarın sosyalist temelde yeniden kuruluşunun örgütsel temelini oluşturan Sovyetler, bugün de işçi sınıfının mücadelesine yol gösterebilecek zengin bir deneyim sunmaktadır.”

Sovyetler’in doğuşu
Paris Komünü ve Ekim Devrimi, insanlık tarihinin bu iki dönüm noktası, bize işçiler eliyle dünyanın değiştirilebileceğini öğretmişlerdi.

Marx ve Engels, Paris Komünü’nü (1871) “proletarya diktatörlüğünün ilk örneği” olarak görmüşlerdi. Bu deneyim, işçi sınıfının kendi iktidar organlarını kurabileceğinin teorik temeli oldu.

Lenin, Devlet ve Devrim (1917) adlı eserinde Komün deneyimini ve Sovyetlerin doğuşunu birleştirerek, burjuva devlet aygıtının parçalanması gerektiğini, yerine işçi, köylü ve asker Sovyetlerinin geçeceğini savundu.

Troçki, 1905 Petersburg Sovyeti başkanı olarak “Sovyet” formunu işçi sınıfının doğal iktidar organı olarak geliştirdi. Onun Sürekli Devrim Teorisi de Sovyetlerin uluslararası bir devrim için dayanak olacağını vurguluyordu.

İlk olarak İvanovo–Voznesensk’te ortaya çıkmış Sovyet fikri ve işleyişi, soyut bir model değil; 1905’te pratik içinde sınanmış bir ‘iktidar’ biçimidir.

Bu, “tasarlanmış” bir kurum değil; mücadelenin zorunlu ürünüydü.

Sovyetler genel grevleri örgütledi. Çalışma saatleri ve ücretler üzerine kararlar aldı. Basın ve propaganda yaptı. Silahlı öz savunmayı koordine etti. Fiilen şehir yönetimine müdahale etti. Yani; devlet olmadan, devlet gibi davranmaya başladı. Bu yüzden Lenin sonradan şunu söyleyecekti: Sovyetler, yeni devletin embriyosudur.

Gene, Lenin Nisan Tezleri’nde Sovyetleri mümkün olan tek devrimci hükûmet biçimi olarak tarif ediyordu.

Sovyetler, doğrudan temsil ilkesine dayanıyordu. İşçi, köylü ve askerler kendi temsilcilerini seçerdi. Seçilenler her an geri çağrılabilirdi (görevden alınabilirlik ilkesi). Ücretler, ortalama işçi ücretini aşamazdı (bürokratlaşmayı önlemek için). Kararlar doğrudan tartışmalarla ve çoğunluk esasına göre alınırdı.

İlk anayasal dayanak olarak 1918 RSFSC Anayasası, “Tüm iktidar Sovyetlere aittir” hükmüyle bu sistemi resmileştirdi.

Menşevikler, Sovyetleri daha çok baskı aracı ve geçici organ olarak görüyordu; Bolşevikler ise kalıcı iktidar organı.

Sol SR’ler (Sosyalist Devrimciler) köylülerin temsilini savunuyordu, bir süre Bolşeviklerle birlikte hükûmette yer aldılar, sonra ayrıldılar.

Anarşistler ise Sovyetleri olumlu buluyordu, ancak Bolşeviklerin onları merkezi devlet biçimine dönüştürmesini eleştirdiler.

Lenin, Sovyet demokrasisini burjuva parlamenter demokrasisinin karşısına koydu; Kautsky ise bunun diktatörlük olduğunu ileri sürerek eleştirdi.

1922’de RSFSC’ye (Rusya) Ukrayna, Belarus ve Transkafkasya Sovyet Cumhuriyetleri katıldı. SSCB kuruldu.

1924 SSCB Anayasası ile Sovyetler, devlet yapısının en üst organı hâline geldi.

Fakat 1920’lerden itibaren iç savaş ve sonrasında yaşanan merkezileşme, işçi sınıfının doğrudan temsilinde daralmaya yol açmış; Sovyetleri giderek taban örgütü olmaktan çıkarıp bir vitrin hâline getirmiştir.

Diğer ülkelerde Sovyetler

Sovyetler, işçi-köylü iktidarının doğrudan örgütlenme modeli olarak Rusya’dan çıkıp birçok ülkede ilham kaynağı oldu.

Çin:
1920’ler: Çin’de işçi konseyleri, özellikle Şanghay’da 1925–27 grev dalgasında ortaya çıktı.
1927 Şanghay Direnişi’nde işçiler kısa süreliğine kenti ele geçirip Sovyet benzeri bir yönetim kurdu. Ancak Çan Kay-şek’in (Kuomintang) saldırısıyla dağıtıldı.
1931–1934’te Mao önderliğinde kırsalda kurulan Jiangxi Sovyet Cumhuriyeti en büyük Sovyet deneyimiydi. Merkezi Ruijin’di. Kendi hükûmeti, mahkemesi, eğitim ve toprak reformları vardı.
Çin, Rusya dışında en uzun ömürlü ve özgün “Sovyet tarzı” deneyimi geliştiren ülke oldu (Jiangxi Sovyeti).
Çin deneyiminin farklı yönü, Sovyetlerin ordu ve parti merkezli olarak kuruluşuydu.
1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti kurulduğunda “halk kongreleri sistemi” teorik olarak Sovyetlerin bir devamı sayıldı ama zaten özerk bir konumda olmayan Sovyet düşüncesi fiilen terk edildi.

Almanya:
1918–1919 Kasım Devrimi esnasında işçi ve asker konseyleri (Arbeiter- und Soldatenräte) kuruldu. Bu konseyler Weimar Cumhuriyeti’nin doğuşunda kritik rol oynadı.
Bu dönemde silahlı askerler ve işçiler, iktidarın konseylere devrini talep ediyorlardı.
Spartakistler (Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht), Sovyet tipi bir cumhuriyet için ortaya atıldılar. Sosyal demokratların dâhil olduğu bir komplo sonucu vahşice katledildiler.

Macaristan:
1919 Macar Sovyet Cumhuriyeti: Béla Kun önderliğinde işçi ve asker konseylerine dayanan kısa ömürlü bir sosyalist devlet kuruldu. Sadece 133 gün sürdü.

İtalya:
1919–1920 “Kızıl Bienio” (Biennio Rosso): İşçiler Torino ve Milano’da fabrika konseyleri kurdu. Antonio Gramsci bu deneyimden etkilendi ve “işçi konseyleri” teorisini geliştirdi.

Ve Diğerleri:

  • İspanya İç Savaşı (1936–39): Katalonya’da anarşistler ve sosyalistler fabrika ve köylü konseyleri kurdu.
  • Latin Amerika:
    • Küba’da (1959 sonrası) işçi ve köylü komiteleri,
    • Nikaragua’da Sandinistaların halk komiteleri, Sovyet modelinin etkisini taşıyordu.

Komün ve Sovyet

(Bütünsel toplumsallık ile sınıf merkezli siyasal örgütlenme arasında)

Komün ve Sovyet kavramlarını tarihsel, teorik ve politik düzlemlerde karşılaştırmalı olarak ele aldığımız zaman, Komünü bütünsel bir toplumsal öz örgütlenme biçimi; Sovyeti ise modern sınıf toplumunda işçi sınıfının özgül siyasal organı olarak konumlandırabiliriz.

Sovyet kavramını “konsey” etimolojisine hapsedildiği hâliyle değil, güncel mücadeleler açısından yeniden toplumsallaştırılabilecek tarihsel bir siyasal form olarak tartışmalıyız.

Kavramsal bir ayrımın politik önemi

Sol düşünce ve pratik içinde Komün ve Sovyet kavramları sıklıkla birbirinin yerine kullanılmakta ya da Sovyet, Komünün daraltılmış bir biçimi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, her iki formun tarihsel özgüllüğünü ve taşıdığı siyasal imkânları görünmez kılar. Oysa bu ayrım, iktidarın toplumsallaşma biçimi açısından kurucu bir teorik öneme sahiptir.

Komün, belirli bir tarihsel ana indirgenemeyecek ölçüde geniş bir toplumsallık içerir. Üretim, yeniden üretim, mekânsal örgütlenme, savunma ve kültürel yaşamın aynı siyasal süreç içinde düzenlenmesini ifade eder.

Paris Komünü, bu bütünselliğin modern tarihteki en gelişkin örneğidir. Burada Komün, yalnızca bir yönetim biçimi değil, toplumun kendini yeniden kurma iradesi olarak ortaya çıkmıştır.

Ancak süreç içerisinde Komün kavramı, yerellik ve kendine yeterlilik tarzı nitelikler kazanmıştır. Bu yönüyle ütopik sosyalizmin izleğine yönelmiştir.

Sovyetler, Komünün tarihsel mirasını devralmakla birlikte, kapitalist üretim ilişkileri içinde sınıf merkezli bir yoğunlaşmayı temsil eder. Sovyet, işçi sınıfının doğrudan siyasal temsilini sağlayan bir organ olarak ortaya çıkar ve sınıfın “kendisi için sınıf” hâline gelme sürecinin maddi biçimidir. Bu nedenle Sovyeti yalnızca “konsey” anlamına indirgemek, onu tarihsel ve siyasal içeriğinden koparır. Sovyet, modern toplumda işçi sınıfının iktidar kurma kapasitesinin örgütlü ifadesidir.

Komün kendi içinde bütünsel bir yapı iken, Sovyet farklı toplumsal ve idari yapılarla karşılıklı etkileşim içinde var olur. Yargı, yasama ve yürütme süreçleri; üretim organları (kooperatifler, sovhozlar, kolhozlar); yerel meclisler ve topluluk örgütlenmeleri Sovyetlerle birlikte işleyebilir. Bu çoğulluk, Sovyet formunu teorik olarak monolitik iktidarların yol açtığı deformasyonlara karşı koruyucu bir çerçeve hâline getirir. Reel sosyalizm deneyiminin temel sorunu, Sovyetlerin bu çoğulcu konumunun daraltılarak devlet ve parti aygıtı içinde eritilmesidir.

Dil yalnızca bir adlandırma aracı değil, tarihsel belleğin taşıyıcısıdır. Sovyet kavramı bugün hâlâ doğrudan demokrasi, geri çağrılabilir temsil ve sınıf iktidarı çağrışımlarını korumaktadır. Bu nedenle kavramın terk edilmesi değil, yeniden politikleştirilmesi gereklidir.

Komün ve Sovyet arasındaki ilişki kopuş değil, geniş manada diyalektik bir sürekliliktir. Sovyetlerin yeniden toplumsallaştırılması, günümüz mücadelelerinde yatay örgütlenme ve doğrudan demokrasi tartışmalarıyla birleşerek yeni bir siyasal sentezin önünü açabilir.

İşçi denetimi

Sovyetler, sosyalizmin temellerinden biri olarak, işçi denetiminin siyasal ve toplumsal organlarıdır.

Onları ayırt edici kılan şey yalnızca temsil işlevi değil; üretimden yönetime uzanan süreçlerde emeğin doğrudan denetimini somutlamalarıdır.

Sovyetler, kapitalist toplumda işçi sınıfının yalnızca taleplerini dile getirdiği yapılar değil; üretim süreçleri, çalışma koşulları, dağıtım ve yönetim üzerinde fiilî müdahale ve karar alma yetkisi kullandığı organlar olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlamda Sovyet, sosyalizmin “sonrası”na ait bir kurum değil; sosyalizme geçişin maddi zemini, yani iktidarın emek tarafından geri alınmasının pratik biçimidir.

İşçi denetimi, teknik bir gözetim faaliyeti değil; sınıf iktidarının embriyonudur. Sovyetler tam da bu nedenle sendikal yapılardan ya da parlamenter temsilden niteliksel olarak ayrılır. Sendika ücret pazarlığı yapar; Sovyet ise iktidar ilişkisini sorgular ve dönüştürür.

Bu bağlamda Sovyetler; üretimin toplumsal karakterini açığa çıkarır, emeği sermayenin nesnesi olmaktan çıkarır, işçi sınıfını siyasal özne hâline getirir.

Karl Marx’ın Komün çözümlemesinde vurguladığı “üreticilerin kendi siyasal biçimlerini yaratması” fikri, Sovyetlerde somutlaşır.

Ancak Sovyetlerin tarihsel serencamı, denetim işlevinin giderek yönetim adına askıya alınması; denetimin yerini hiyerarşinin alması olmuştur.

Sovyetleri savunmak, geçmiş bir kurumu nostaljik biçimde sahiplenmek değil; işçi denetimini yeniden siyasal bir ilke hâline getirmek demektir.

İşçi denetimi olmadan sosyalizm, Sovyetler olmadan işçi iktidarı olmaz.

Parti ve Sovyet

Parti–Sovyet ilişkisi, devrimci siyaset teorisinin kritik ve tartışmalı noktalarından biridir. Bu ilişki teorik, tarihsel ve politik sonuçları üzerinden bütünlüklü biçimde ele alınmalıdır.

Sovyetler, işçi (ve asker–köylü) sınıfının doğrudan öz örgütlenme organıdır. Üretimden ve mücadeleden doğar. Temsili değil, delegasyon esasına dayanır. Yasama–yürütme ayrımı yoktur. Siyasal iktidarın embriyonik biçimidir.

Devrimci parti ise sınıfın tümünü değil, en ileri kesimini temsil eder. Teori, strateji ve süreklilik sağlar. Kendiliğindenliğe karşı bilinçli müdahale aracıdır.

Bu noktada farklılık başlar:
Sovyet: sınıfın bütünü,
Parti: sınıfın bilinçli öncüsü.

Sorun şudur: Öz örgütlenme ve öncülük ilişkisi kendini bir arada nasıl var edecektir?

Lenin için Sovyetler iktidarın biçimidir. Parti ise bu iktidarın siyasal yönlendiricisidir.

Peki “Bütün iktidar Sovyetlere!” şiarı, parti hegemonyası altında olanlar için mi gerçekleşecektir?

1905 Sovyetleri, partilerden görece bağımsız, çok sesli, devrimci ama kararsız olarak nitelenebilir. Lenin’in buradan çıkardığı sonuç, Sovyetler tek başına iktidarı alamaz şeklinde olmuştur. Parti olmadan süreklilik yoktur.

1917 Ekim Devrimi’nde Sovyetler fiilî iktidar organıydı ama siyasal yönelim Bolşevik Partisi tarafından belirlendi.

Bu aşamada parti, Sovyetler içinde çoğunluk oldu. Sovyetler, partinin stratejisini uygulayan organlara dönüştü. Başlangıçta bu ilişki organik ve meşru görünüyordu ancak iç savaş sonrası koşullarda Sovyetlerin özerkliği daraldı. Parti–devlet özdeşliği başladı. Sovyetler giderek onay mekanizmasına dönüştü.

Bu noktada şu daralma yaşandı:
Sovyet iktidarı → Parti iktidarı
Parti iktidarı → Devlet iktidarı

Buradaki temel sorun şudur:
Parti, Sovyetlerin yerine geçer ve onu işlevsizleştirir mi, yoksa onlara istişare, denetim gibi işlevler yükleyerek taban ilişkisini canlı tutmaya devam eder mi?

Teoride bu ilişki ideal durum olarak tariflenir: Parti, Sovyetlerin içindedir. İkna eder, yönlendirir ama emretmez. Sovyetler çoğul, canlı ve geri çağrılabilir kalır.

Tarihsel olarak baskın çıkan ise ikame ilişkisi olmuştur; Parti, Sovyetlerin yerine karar alır.

Sovyetler biçimsel organlara dönüşür. Sınıf iktidarı, parti bürokrasisine daralır. (Substitüsyonculuk)

Bu noktada Paris Komünü ile karşılaştırma yapmakta fayda var.

Paris Komünü’nde merkezi bir devrimci parti yoktu. Doğrudan demokrasi vardı. Stratejik süreklilik ve savunma ise zayıftı.

Lenin’in yorumu bu nedenle “Komün çok demokratikti ama yeterince merkezi değildi.” şeklinde olmuştur.

Sovyet deneyimi ise koşullar gereği ters uçta konumlandı: fazla merkezileşme, demokrasinin ikincilleştirilmesi. Bu durum, partinin kendisini sınıftan ayrı özne hâline getirdi.

Soruyu çıplak biçimde koyarsak:
Sosyalist iktidar, sınıfın mı yoksa sınıf adına konuşan partinin mi iktidarıdır?

Eğer parti, koşullar gereğini erdem hâline getirirse; öncü konumunu tarihsel özne olarak mutlaklaştırırsa; kendini işçi denetiminden muaf tutarsa — sönümlenen devlet değil, Sovyetler olur.

Parti, iktidarın siyasal bilincidir. Sovyet ise toplumsal maddesidir. Tarih şunu göstermiştir ki:
Bilinç maddeden koparsa, öncülük vesayete dönüşür.

Tarihsel izlek

Şimdi de bu ilişkinin (Parti–Sovyet ilişkisi) ve öncülük, öz örgütlenme / ikamecilik tartışmasının tarihimizdeki izleri ile ele alalım.

İlk uğrağımız “Devrimin kartalı” olsun.

“Kitle hareketi Partiden öğrenmez, Parti kitlelerden öğrenir.”
Rosa Luxemburg

Leninist parti anlayışına ve bazı uygulamalara yönelttiği eleştirilerde bir röper noktası oluşturan Rosa Luxemburg’un temel itirazı şudur: “Devrim, bilincin yukarıdan aşağıya aktarılması değildir. Kitle mücadelesi kendi içinde bilinç üretir. Parti, bu sürecin öğretmeni değil, parçasıdır.”

Luxemburg’a göre sosyalist bilinç, sınıf mücadelesinin ön koşulu değil; onun ürünüdür.

Bu yaklaşım, tartışmamıza şu kritik uyarısıyla yansır: “Sovyetler mücadelenin canlı ürünü iken, parti bu canlılığa dışsal bir akıl olmaya başladığında devrimci yaratıcılık boğulur.”

Luxemburg, Bolşeviklerin Ekim’deki rolünü savunur ama sonrasında süreci eleştirir ve şöyle der:
“Özgürlük, her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür.”

Sovyetlerin tek sesli hâle gelmesi ve parti çoğunluğunun görüşlerinin kurumsal hakikat olarak kabul edilmesi, ona göre Sovyet iktidarının içinin boşaltılmasıdır.

İkinci olarak, unutulmuş bir isim olan Konsey Komünizmi’nin sözcüsü Anton Pannekoek’ten bahsedelim.

Luxemburg’un eleştirisi “parti içi reform” düzeyindeyken, Anton Pannekoek’e göre parti gerekli değil, zararlıdır. Onunla birlikte tartışma radikal bir kopuşa evrilir.

Konsey komünistlerine göre devrimin öznesi işçi konseyleridir (Sovyetler). Parti ise kaçınılmaz olarak ayrıcalıklı bir katman üretir.

Bilinci temsil ettiğini iddia ederek iktidarı adeta gasp eder. Burada Sovyet–Parti ilişkisi ontolojik düzeyde reddedilir. Parti ile Sovyet aynı anda var olamaz.

Biri güçlendikçe diğeri söner.

Sovyet, geri çağrılabilir, yatay ve üretim temelli iken; parti kalıcı, profesyonel, hiyerarşik bir yapıdadır. Bu farklılık uzlaştırılamaz.

Bu yaklaşımlara Lenin’den gelen yanıt: Kendiliğindenliğin iktidar getirmeyeceği gerçeğidir.

Sovyetler iktidar biçimidir. Ama iktidar, strateji olmadan sürdürülemez. Bu nedenle:

Parti devrimci sürekliliğin güvencesi olmalıdır.

Sovyetlerin “kendiliğindenliği” romantize edilemez. Lenin açısından sorun; Sovyetlerin sınıf karakterini kaybetme riskidir. Savunulan ise adıyla, sancısıyla “proletarya diktatörlüğü”dür.

Tarihsel pratik içinde süreç, niyetten bağımsız olarak adım adım gelişmiştir. İç savaş, merkezileşme zorunluluğunu getirmiş; merkezileşme ise parti–devlet özdeşliğine yol açmıştır. Sovyetlerin işlevsizleşmesi bu süreçle beraber gerçekleşmiştir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki: Sovyetler biçim, parti içerik, devlet ise gerçek iktidar olarak tanımlanır hâle gelmiştir.

Bu durum, ikamecilik tartışmalarına yol açmıştır.

Peki, Parti olmadan Sovyet mümkün müdür? Yani parti olmadan Sovyet olur mu?

Bu soruya verilecek yanıt, en azından tarihsel olarak “hayır”dır. Sovyetlerin kurulup yaşatılması ve geliştirilmesinde partiler ve partililer başat bir rol oynamışlardır.

Peki, sonrasında Sovyetlerin partiye bağımlı olmadığı bir ilişki mümkün müdür?

Zor ama devrimci olan yöntem budur. Parti; Sovyetlerin içinde çoğul, geri çekilebilir, kendini kalıcı özne olarak değil, tarihsel olarak en azından idari yönleriyle sönümlenecek bir araç olarak örgütlerse ve işçi deneyimine açık tutarsa, bu mümkün hatta bir gerekliliktir.

Meselenin çekirdeği olan soru ise şudur:

Sosyalist iktidar, örgütlü bilincin mi yoksa örgütlü yaşamın mı ürünüdür?

Bilinç yaşamdan koparsa vesayet ilişkisi; yaşam bilinçsiz bırakılırsa dağılma söz konusu olur.

Bu noktada Gramsci’yi hatırlamakta fayda var. Çünkü fabrika konseyleri önerisi ve kavrayışı tartışmaya diyalektik bir bütünlük kazandırır.

Gramsci, meseleyi “iktidarın gündelik inşası” bağlamında kavrar. Onun için Sovyet (ya da konsey), sadece ayaklanma organı değil; aynı zamanda işçi sınıfının yönetmeyi öğrenme alanıdır. Yeni bir toplumsal düzenin hücreleridir. Yani iktidarın sonucu değil, iktidarın okuludur.

Gramsci’nin düşüncesi, Torino Fabrika Konseyleri Deneyimi (1919–1920) ile şekillenmiştir.

Doğrudan üretim sürecine dayalı bir örgütlenmedir söz konusu olan. İşçiler yalnızca direnmez, üretimi ve toplumu örgütlemeyi öğrenir.

Buna göre Sovyet; maddi toplumsallık, gündelik iktidar pratiği ve üretim ile yaşamın örgütlenmesiyken; parti, siyasal yön, tarihsel perspektif ve hegemonya kurma kapasitesi olarak tanımlanabilir.

Gramsci’nin literatüre özgün bir katkısı olarak değerlendirilen “hegemonya”, Sovyetler içinde sınanır. Hegemonya; zorla değil, pratik önderlik yoluyla kurulur. İşçiler yalnızca “haklı” değil, yönetebilir olduklarını gösterir.

Gramsci’nin düşüncesi şu şekilde formüle edilebilir:

“Devrim, Marx’ın ‘toplumsal devrim’ olarak ifade ettiği gibi salt devletin ele geçirilme anı değil, toplumsal ilişkilerin dönüşümüdür. Sivil toplumun güçlü olduğu Batı toplumlarında devlet yalnızca bir zor aygıtı değildir. Bu yüzden uzun süreli bir mevzi savaşı gerekir. Sovyetler (konseyler), bu mevzi savaşının kurumsal zeminidir.”

Yani Sovyetler, ayaklanma öncesi değil; devrim sürecinin tamamında gereklidir.

“Yeni devlet, eski toplumun içinde yeni yönetme alışkanlıkları yaratarak oluşur.”
Ve Sovyetler, işçi sınıfının yönetmeyi öğrenme alanlarıdır.

Son olarak Troçki’ ye geri dönelim.

Kendisinin pratiği, iktidarda ya da muhalefette bulunduğu zamanlara göre çelişik bir nitelik gösterir.

“… Sovyetler sadece ayaklanmanın arifesinde yaratılabilirmiş. Berbat bir teori ve felaket bir pratik. Sovyetler yaşayan gerçek bir kitle hareketi, bu tip örgütün gereğini hissettiği anda yaratılmalıdır.”

Troçki bu satırları, Sovyetleri yalnızca ayaklanma arifesinde kurulacak ‘taktik organlar’ olarak gören anlayışı eleştirirken yazar.

Söz konusu olan, Komintern’in geç dönem çizgisinde “Doğru an gelmeden Sovyet kurulmaz” denilerek Sovyetleri partinin çağıracağı araçlara indirgeyen yaklaşıma itirazdır. Sovyetler bir anın icadı değil, sınıf mücadelesinin yaşayan biçimidir.

Ona göre Sovyet, ayaklanmanın teknik organı değil; sınıf mücadelesinin doğal örgütlenme biçimidir. Ne zaman ki kitleler mücadelede süreklilik ihtiyacı hisseder ve temsil-eylem-karar birliğine ihtiyaç duyar, Sovyet orada ve o anda doğar. “Bu tip örgütün gereğini hissettiği anda yaratılmalıdır.”

Bu, kendiliğindenlik fetişizmi değil, nesnel mücadele koşullarına sadakattir.

“Berbat teori – felaket pratik” diye karşı çıktığı çizgi, Sovyeti ayaklanmaya indirger ve onu sınıf iktidarının formu olmaktan çıkarır. Pratik olarak da kitlelerin öz örgütlenmesini bastırır. “Zamanı değil” gerekçesiyle inisiyatif boğulur. Parti, Sovyetlerin yerine düşünmeye başlar. Sonuçta ayaklanma anı geldiğinde ise ortada yaşayan Sovyet kalmamıştır.

Sovyetlerin kuruluşunu son ana erteleyerek devrimin de ertelendiği öne süren bu görüşler, bize göre kendi içinde çelişkileri ve haksızlıkları barındırmaktadır.

Şimdilik bu tartışmayı, söylenenlerin arka planına daha fazla girmeden ve kimin haklı olduğuna yönelik bir fikir belirtmeden; partinin, Sovyetin içinde sınanan bir akıl olması gerektiğini söyleyerek bitirelim.

Türkiye ve dünyada durum

Ülkemizde de Sovyet olarak adlandırabileceğimiz bağımsız ve otonom öz örgütlenme deneyimleri yaşanmıştır.

Fatsa yerel yönetim modeli dikkat çekici bir örnektir. Fatsa ile eş zamanlı olarak ülkenin birçok noktasında, büyük şehirlerin kenar mahallerinde oluşturulan “Kurtarılmış Bölgeler” etkilerini günümüze kadar sürdürmüştür.

Bugün de çok sayıda yerel direniş odağı, toplumsal muhalefetin en önemli dinamiğini oluşturmaktadır.

Demokratik kitle örgütlerinin de benzer şekilde oldukça geniş bir etki sağladığı dönemler olmuştur.

Bu yapılar genellikle fraksiyonculuk etkisiyle taşıdığı potansiyeli tam olarak gerçekleştirememiş ve siyasi merkezlerin bir uzantısı hâline gelmişlerdir.

Bir anlamda partiler güçlendikçe kitle organları zayıflamıştır da diyebiliriz.

Türkiye sol hareketinin karakteristik özellikleri bu sonuca etki etmiştir. İşçi sınıfının siyasal olarak geç örgütlenmesi, devletin sınır tanımaz baskısı sonucu ağırlıklı olarak yeraltı faaliyeti gösterilmesi ve bu temelde gelişen merkezilik, kitle örgütleri ile kurulan ilişkilerde olumsuz rol oynamıştır.

Bu koşullarda kitle örgütleri özerklik kazanamamıştır. Siyaset üretim eksenli değil, örgüt eksenli oluşturulmuştur.

Bu nedenle politikaların tayininde “merkez komitesi” refleksleri ağırlık kazanmıştır.

Güncel deneyimleri irdeleyecek olursak; özellikle ekoloji alanında ve kadın dayanışması temelli birçok otonom yapı kurulabilmiş ve düzene karşı oldukça etkili bir mücadele ortaya koyabilmişlerdir. Bu konuda söz konusu alanların kendi öznelerini yarattığını söylemek mümkündür.

Bu yapılar çoğunlukla yatay örgütlenme temellidir. Hiyerarşi anlayışları farklıdır. Merkezi siyasi yapılarla ilişkileri gerilimlidir.

Ülkenin önemli bir kısmında gerek özgürlük hareketi gerek sosyalist hareket esinli kazanılan yerel yönetimlerin ise hemen hemen hiçbiri farklı bir alternatif model inşa edememiş ve denetim ilkesini hayata geçirememiştir. Bu doğrultuda kimi örnekler ise bir süreklilik yakalayamamıştır.

Rojava’da yaşananlar ise savaş koşullarında dahi meclisler ve komünlerin kurulup hayata geçirilebileceğini göstermiştir. Üstelik güçlü bir siyasal-askerî merkezle uyum içinde var olabilmiştir bu yapılar. Bu özgünlük dikkate alınmak durumundadır. Burada partinin kendini tek temsilci olarak dayatmamasının rolü önemlidir.

Savaş koşulları kalktığında bu denge korunabilecek midir? Bunu zaman gösterecektir.

Dünya üzerinde özellikle Latin Amerika’da komünal konseyler kuruldu. Ancak bu yapılar devlet–parti ilişkisini özerklik temelinde yeterince kurgulayamadılar ve devrimi gerçekleştiremediler. Sürekliliklerini sağlayamadılar.

Bolivya İşçi Merkezi (COB), 1952 devriminde fiilen silahlı işçi milisleri örgütleyerek ikili iktidar yarattı.

Şili’de Cordones Industriales (1972–73), fabrika temelli, geri çağrılabilir delegeler üzerinden üretimi ve savunmayı fiilen örgütlediler. Ancak Salvador Allende hükûmeti parlamenter sınırları hatırlattı, konseyleri iktidar alternatifi olarak tanımadı.

Arjantin’de 2001 Halk Meclisleri fabrika işgalleri gerçekleştirdi. Ama siyasal iktidar hedefinin yokluğu, onun dağılmasını beraberinde getirdi.

2006’da Venezuela’da “Venezuelan Communal Councils” yasalaştı ve mahalle düzeyinde doğrudan demokrasi mekanizması olarak konseyler kuruldu. Herkesin katıldığı halk meclisleri, yerel karar alma ve proje üretme organları olarak tanımlandı.

Konseyler daha büyük alanlarda bir araya gelerek “komün” adını aldı. Komünler, konseylerin kolektif üretim ve toplumsal yaşam örgütlenmesini bir üst düzeye taşıyan yapılar olarak düşünülmüştü. 2010’da Komün Yasası ile tanındı ve yasalaştırıldı. Halkın mülkiyeti, karar alma süreçleri ve üretim planlamasında yer aldı. Ancak kendisi bir devlet / hükûmet biçimi olamadı. Kaynak dağıtımında bağımlı hâle geldi. İkamecilik ilişkisinin bir tür versiyonunu oluşturdu.

Bu deneyimler bize şunu göstermiştir ki Sovyetler yalnızca direniş organı olarak kalırsa ezilir, hükûmet biçimi olamadığı her durumda yenilgi kaçınılmazdır.

Sonuç

Sosyalist iktidar, örgütlü bilincin sınıfa dışsal dayatılmasıyla değil; örgütlü yaşamın içinden yükselen siyasal formlarla kurulabilir. Parti, Sovyetlerin yerine geçtiği anda devrimci özne olmaktan çıkar; Sovyetler, parti tarafından baskılandığında ise sosyalizm toplumsal zeminini kaybeder.

Bugün devrimci görev, Sovyetleri bir tarihsel hatıra olarak değil; işçi denetimini, geri çağrılabilir temsili ve gündelik iktidar pratiğini yeniden üreten canlı siyasal formlar olarak düşünmektir.

Sosyalizm, ancak sınıfın hem düşünmesi hem yönetmesi mümkün olduğunda gerçek bir toplumsal dönüşüm hâline gelecektir.


Ümit Bayrak – 16.01.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑