People’s Bridge’dan Köln’de Rojava paneli
Almanya’nın Köln kentinde 18 Ocak’ta düzenlenen panelde, HTŞ’nin Suriye’de iktidarı ele geçirmesinin tarihsel ve siyasal arka planı tartışıldı.
Atılım Köln
People’s Bridge’nin (Halkların Köprüsü) düzenlediği panelde, Suriye’nin Batı bloğuna dâhil olmadığı, önce revizyonist Sovyetler Birliğinin ve sonrasında emperyalist Rusya’nın etkisinin belirleyici olduğu bir bağlamda, Hafız el-Esad ve Beşar el-Esad dönemlerinde Baas Partisi eliyle kurulan otoriter yönetim modeli ele alındı. “Esad rejimi gücü paylaşmadı; pan-Arapçı ve sol söylemler söylem düzeyinde kaldı, pratikte iktidar merkezileşti” değerlendirmesi yapıldı.
Küreselleşme ve neokolonyalizm bağlamında emperyalist müdahalelerin artık doğrudan askerî işgallerden çok ekonomik araçlarla yürütüldüğü vurgulandı. “Eskiden askerî işgal ön plandaydı; bugün ise yerel elitler ve işbirlikçi burjuvazi üzerinden kurulan ekonomik ilişkiler belirleyici. Ön planda mali bağımlılık ilişkileri bulunuyor” denildi. Bu yapıya direnç gösteren ülkelerde diktatoryal yönetim biçimlerinin ortaya çıktığı, bunun Kaddafi ve Saddam Hüseyin örneklerinde de görüldüğü ifade edildi.
2008 ekonomik krizinin ardından Ortadoğu’da toplumsal gerilimlerin arttığı, 2010’da Tunus’ta başlayan ayaklanmaların bölgeye yayıldığı hatırlatıldı. Bu halk hareketlerinin Batı ile iş birliği içindeki rejimleri ve bölgedeki monarşileri hedef aldığı, “ABD’nin Greater Middle East Project planlarını sekteye uğrattığı” belirtildi.
Panelde emperyalist güçlerin karşı hamleleri de ele alındı. Libya’da Kaddafi’nin devrildiği, ancak Suriye’de bunun gerçekleşmediği; Esad yönetiminin Rusya ve Direniş Ekseni’nin desteğiyle ayakta kaldığı ifade edildi. IŞİD’in bir dönem Batılı güçlerce desteklendiği, daha sonra hedef alındığı; Türkiye’nin ise örgütü Kürtlere karşı kullanmaya çalıştığı dile getirildi.
7 Ekim sonrasında ABD’nin yeni bir stratejik aşamaya geçtiği ve İsrail karşıtı hükümet ile güçleri tasfiye etmeyi hedeflediği belirtildi. “HTŞ’nin sahadaki ilerleyişi yıllara yayılan planlı bir hazırlığın sonucudur” denilerek, örgütün 2017’den itibaren desteklendiği ve Türkiye’nin kontrolündeki İdlib’de bu sürece hazırlandığı vurgulandı.
HTŞ’nin iktidarı ele geçirmesinin ardından Türkiye ve İsrail’in Suriye’de yeni ilhak hedeflerini devreye soktuğu, İsrail’in güneyi, Türkiye’nin ise Tişrin Barajı hattını hedeflediği aktarıldı. Geçiş hükümeti, zafer ve diyalog konferanslarının birer “göstermelik süreç” olduğu, azınlıkların dışlandığı ifade edildi. Şubat ayında Alevilere, Temmuz ayında Dürzilere yönelik katliamlar hatırlatıldı. Mart ayında HTŞ ile SDG arasında imzalanan 10 Mart Anlaşması’nın, HTŞ’nin SDG’yi askerî olarak yenemediğinin kabulü anlamına geldiği belirtildi.
Ekim ayında geçiş hükümetinin kalıcılaştırıldığı, seçim yapılmadan oluşturulan parlamentoda üyelerin büyük kısmının İslamcı çevrelerden belirlendiği aktarıldı. Halep’e yönelik saldırıların bu süreçte yoğunlaştığı, Ocak ayında Asayiş güçlerine karşı kapsamlı bir operasyon başlatıldığı ifade edildi.
Panelde, 5–6 Ocak’ta İsrail ile HTŞ arasında temaslar yapıldığı, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da bu görüşmelere dâhil olduğu; 6 Ocak’ta Trump ile Erdoğan’ın telefon görüşmesi yaptığı ve 7 Ocak’ta Halep saldırılarının başladığı hatırlatıldı. “Bölgedeki tüm bu gelişmelerde farklı devletlerin doğrudan rolü bulunuyor” denildi.
Son olarak, ABD’nin Fırat’ın batısında Kürt kontrolünü istemediği, Türkiye’yi karşısına almamak için saldırılara alan açtığı belirtildi. Ancak saldırıların Fırat’ın doğusuna yayılmayacağı varsayımının yanıltıcı olduğu vurgulanarak, “Türk devletinin nihai hedefi Kürt kazanımlarını tasfiye etmek ve Rojava Devrimi’ni ortadan kaldırmaktır” değerlendirmesi yapıldı.
























































